11 Aralık 2021 Cumartesi

Analizler-III (kalkınma) 111221:

Tefekkürhane’den...!

1. Ülkenin kalkınmasının önünde bilerek, yani çıkar çatışmasına girerek veya bilmeyerek, yani liyakatsiz olduğu için engel olanlar var! Bunları üretim sürecine katmak gerekiyor.

Kalkınma için formülüm: a) insana yatırım, b) yargı reformu c) vergi reformu d) üretimle büyümedir.

Kurum ve kuruluşlar da tam kapasite ile çalışmalı ve verimli olmalı, bireyler de kendi kendilerini istihdam etmeyi isteyecek verimlilikte çalışmalıdırlar.

Kalkındıktan sonra pek çok problem kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

2.Her insan liyakat ehli olmadığı ve yapmaya çalıştığı, işgal ettiği; her işten, her görevden, her makamdan bir adım geriye çekilsin lütfen Çünkü kalkınmamız gerekiyor

3.Toplum ne ise tüm kurumlar onun türevidir. Yasaması da, yargısı da, yürütmesi de, silahlı güçleri de! Niçin farklı sonuçlar bekliyoruz! 

4.Kalkınmak için, tüccarından, esnafından, elitinden, işçisinden, çiftçisinden, patronundan, bürokratından, memurundan, hocasından, yargıcından, siyasetçisinden, askerinden hülasa hem kim olursa olsun, tüm beyinlerdeki üretime karşı olan direnci kırmak, üretmeyen ama öyle zanneden insanları mutlu körlüklerinden uyandırmak, üretimin yolunu açmak, üretmek ve ürettirmek lazım!

5.“Kendi ülkesini ve insanlarını hor görerek bazı ülkeleri veya insanların överek kalkınmış bir toplumun tarihi yazmaz”. Kalkınma olan problemleri çözerek, çalışarak, üreterek sağlanır. Birilerine hayranlık ifadeleriyle değil!

6.Yetkili olmak, yeterli olmak değildir, her yaptığı doğru demek değildir, her yaptığı başarılı demek değildir? Onun için yöneticilik ateşten gömlektir! Kalkınmak için yetkiyle liyakatın bir arada olması şarttır!

7.Kamil, yetişkin, ağırbaşlı, kemale erişmiş, olgun insan; her her ortamı güzelleştirirsığ insan ise, en güzel ortamı dahi bozar, kavgalı hale sokar! Kemalatı, yani insanın bilgi ve ahlak güzelliği bakımından olgunluğunu artırmaya, manevi kalkınmaya öylesine ihtiyaç var ki! 

8.Bırakabilmek kültürü kalkınmışlık göstergesidir.
Eğer bir insan artık alanında üretemiyor, verimli olamıyorsa, mutlu körlüğe kapılmadan bırakabilmeli ve bırakmalı, yenilere yol açmalı.
Bu alan velev ki siyaset, bürokrasi STK başkanlığı, kooperatif başkanlığı, muhtarlık ve benzeri ne olursa olsun. Bunu sağlamak için de kalkınmak şart, zihinsel dönüşüm şart, insana yatırım şart!

9.Kendisine saygısı olan insan bir şeyler üretir, zira imkanı olduğu halde üretmeyen ve sürekli başkalarının ürettiklerinden veya gölgesinden geçinenler bir nitelikli gizli işsizdir!

10.Sadece şikayet etme katkı sun! Hayatını ona, buna, devlete, yöneticilere, kurumlara, amire, memura, eşe, dosta, komşuya, çocuğa, ebeveyne vb kızmakla geçirenler; bırakın bunları, şikayetlerinizi bitirmek istiyorsanız bir işin ucundan tutun, mesela iyi bir çocuk yetiştirmeye bakın, iyi bir insan olmaya bakın!

11.Ne oldu bize? Ticaret yapanlar stokçuluk yapıyor, taksici kısa mesafede yolcu almıyor turistleri çarpıyor, ticaret erbabı türlü bahane ile zam yapıyor, nerede kaldı ahilik nerede kaldı ticaret ahlakı? Maalesef ticari yozlaşma had safhada! Manevi kalkınma şart!

12.Ülkede (ve dünyada), yakın gelecekte inşaat sektöründen tarım, gıda ve hayvancılık sektörüne doğru bir yatırım kayması olacağını düşünüyorum, bekliyorum.

13.Ağzıyla kuş tutanları dahi eleştirecek olanlar var! “yok ağzına çok açtı”, “yok kuşu şurasından tuttu” diye. Zalimliktir bu! Oysaki yapılan takdire şayan bir iştir!

14.Kamuoyunun ve özellikle iş arayanların gündemini kamuya atanma talepleri değil proje ve icatlar işgal etmelidir. Kalkınma bunu gerektirir.

15.Rabbim her günümüzü Elhamdülillah bugünkü görev, vazife ve yapılacak işlerimi kolaylıkla ve tam manası ile yerine getirdim” diyebileceğimiz bir gün eylesin!

16.Cuma günleri, vaaz ve hutbelerde yapılan uyarılar, hayata ve uygulamaya niçin tam olarak yansımıyor? Problem cuma hutbelerinde mi güncel konulara mı değinmiyor? Yoksa hutbe ve vaazlar can kulağıyla mı dinlenmiyor?

17.İşe girmek veya iş kurmak için 80 takla atanlar, işe girdikten veya iş kurduktan sonra vatandaşa 80 takla attırmaya kalkıyorlar, yapmayınız! Zihinsel dönüşüm şart!

18.Kendi problemini çözmek için gerekli gayreti göstermeyen insanın, bu gayreti başkasından beklemesi ne kadar gerçekçidir, ne kadar doğrudur? Belki de çözüm insanın kendi gayretindedir.

19.Samimiyet testi: Hangi avukatı tercih edersiniz veya sizce iyi avukat hangisidir size davayı kazandıranı mı yoksa adaleti tesise çalışanı mı? Keza hangi muhasebeciyi tercih edersiniz, size bütün yasal vergileri ödeteni mi yoksa en az vergi ödeteni mi?

20.Hiçbir zaman önemini yitirmeyecek yatırım alanları; insan, tarım ve hayvancılık.

21.İnsanlar ihtiyaçları ile yetinseler, ne bu kadar huzursuz ve mutsuz olurlar, ne de Dünyada bu kadar kargaşa yaşanır?

22.İşe giden herkes; mesainin kaç saatini işle uğraşarak geçirdim? Bunun çıktısı ne oldu? Ne ürettim? Benim işe gelmemin üretme bir katkısı var mı? Yoksa sadece maliyet mi yüklüyorum? Gibi soruları kendisine sormalıdır.




9 Aralık 2021 Perşembe

Analizler-II (ahlak, etik) 091221:

Tefekkürhane'den...!

1.Ahlak empatiyi gerektirir!
Her çalışan, kendisine, şu soruyu sormalıdır; "Acaba ben işveren olsam kendimi veya kendim gibi çalışan birini işe alır mıydım?"

Her işveren de kendisine şu soruyu sormalıdır; “Acaba ben bir çalışan olsam, kendime, çalışanlara davrandığım gibi davranılmasını ister miydim?”

2.Görünmeyen işçiliği, görünen işçilik kadar özenerek yapan insanın ticari ahlakı tekemmül etmiştir.

3.Kalkınmak için; üretmek isteyenlerin bu isteklerini destekleyen toplumsal yaklaşım olmalı. Çözüm odaklı yaklaşanlarla birlikte hareket etmek, üretmektir!

4.Yönetici, etik liderlik yapmaktan sorumludur, etik ilkelere aykırı personel davranışına duyarsız kalan amir de aynı şekilde sorumludur..

5.Etik, ahlak; vicdan terazisidir, vicdan aynasına bakmaktır, vicdanıyla yüzleşmektir. Sıkça tartmak, bakmak, yüzleşmek gerekir.

6.İktisat başta olmak üzere her bilim, kendi ahlakıyla birlikte okutulmalıdır. Çünkü; İktisat bilimine göre talep arttıkça fiyat artar ve bu artış devam eder durur, yeter ki talep olsun. Bilimin sadece maddi yönünü okuyan/okutan fiyatın artması gerektiğini savunur da savunur. Halbuki manevi/ticari ahlak boyutunu da okuyan/okutan ve farkında olan ancak fiyatın makul ölçüde artması gerektiği savunulabilir. Bu sebeple her bilim ahlakı ile birlikte okutulmadır.

7.Tüketim de kendi "tüketim ahlakı" çerçevesinde yapılmalıdır. İmkanı olan herkes sınırsız tüketim hakkına sahip değildir. Tüketimin "ihtiyacı kadar olan" çerçevede kalması, en azından üretimle orantılı olması ve abartılı olmaması beklenir.

8.Çalışarak elde edilen kazançla, çalışmadan elde edilen kazancın (rant, hava parası, ikramiye vb) aynı kefeye konulması, ikisinden de aynı oranda vergi alınması ne kadar doğru? Adalet, ahlak ne der?

9. Nüans: Kanunlar önünde herkes eşittir. Peki, herkes kanunlar önünde eşit midir? (2015)

10.Yük: Tekerleği çevirenler ile tekerleğe yapışıp, tekerlekle dönenlerin (tekerleği çevirdiğini zannedenler) farkında olunmalı. 
Zira ilk gruptakiler yükü paylaşırken, ikinci gruptakiler sadece yük bindirir.(2015).

11.Kalite ve talep: Sanılanın aksine kalite ve talep çoğu zaman ters orantılıdır. Ancak buna rağmen, kaliteyi talep etmekten, ürkmemek, korkmamak gerekir (2015).

12.Liyakat, göz ardı edilmemeli. Zira kritik durumlarda çok önem kazanır... her durumda ve her alanda liyakat olmalı.

13.Kamuda ve özel sektörde, "yapılmasa da olur" cinsinden işler ayıklanıp, terk edilmelidir.

14.Çalışılması gereken öncelikli dört alan; 1)insana yatırım, 2)yargı reformu, 3)vergi reformu, 4)üretimle büyüme.

15. Kurum, şirket ve kişilerin, iletişim bilgileri, ulaşılmayı engelleyecek değil, ulaşmayı ve iletişimi ağlayacak cinsten olmalı...

16. Batı ve terör: Dünya'daki terör olaylarına bakıldığında, insan sormadan edemiyor. Sahi! Batı, terör konusunda ne kadar samimi? "Batı terörü mü istemiyor, yoksa terörü Batı'da mı istemiyor?".

Zira 2014'te terör eylemlerin yüzde 78'i; Afganistan, Irak, Nijerya, Pakistan ve Suriye'de gerçekleşmiş.... ancak terör Batıda olunca gündem oluyor.

17.İnsan ve ahlak düzelirse her şey düzelir, bunda ailenin ve öğretmenlerin payı önemlidir. Öğretmenler günü kutlu olsun.

18.Çevrenizde düzgün insanlar vardır. Sözleri senettir, size kıymet verirler, sizi severler, size inanırlar. Onları kaybetmeyin, aynısını beklerler, siz de yapın.

19.Halbuki insanın "uzun ömrü", içinde yaşadığı andır. O anı da güzel ahlakla süslemek gerekir.

20.Sözcüklerin ağızdan çıkması konuşmak değildir, dinleyen kulak olmadıktan sonra. Ve bu günümüzün önemli problemidir.

21.Bir İskandinav mağazası ki, İsveç'in tüm ev eşyası ve aksesuarlarıyla hıncahınç dolu. Bizde ise kafeler. Sanki üretenler ile oturanlar "doluluk oranında" yarışıyor.

22.Meşguliyet: Kime sorarsanız sorun, genelde cevabı; işinin yoğun olduğu yönündedir. Ancak meşguliyet, her zaman üretmek değildir. Bu sebeple, bu meşguliyetin bir çıktısı var mıdır? Ona bakmak lazım (2016).

23.Ahlak ve sürdürülebilirlik: İçinde ahlak olmayan hiç bir yapı, sağlam ve sürdürülebilir değildir (2016).

24.Kalkınma için ihtiyacımız olan; güzel ahlak ve dürüstlüğü barındıran üretimdir.

25.Sistem; sadece üretenleri denetleyen değil, üretmeyeni de sorgulamalı ve üretime katılmasını da sağlamalı.

26.Kendi fikri olmayanlar, başkaları ile oyalanır durur. Kah över, kah söver!

27.Bir işi/görevi bırakma yada devretme vakti gelmiştir, ama bazı insan bunun farkında olmaz, "mutlu körlük" içindedir.

28.Fetih; iman ve ilmin ortak eseridir. İnsanlığın gönüllerinin de fethi için, benzer samimi faaliyetleri, bu gün için de dileriz. 

29.Mobbing zalimliktir. Zalimlik te mobbing! (2015)

30.Maske: Geliniz; maske takarak, hayatı sahte bir güzellikle süsleme çabası yerine, maskesiz hayatı güzelleştirelim, bu yönde gayret sarf edelim (2016).

31.İsim ve Ünvan ilişkisi: Kariyer bir meslekte çalışmaya başlayan kişi ünvanı ile tanınır, kişi tanınmak için bu ünvanından da yararlanır. Ancak en geç on yıl sonra -olumlu yönde- ismi ünvanının önüne geçmemiş ise ve ismi sadece unvanına bağlı kalmış ise o kişinin başarılı olduğunu söylemek zordur (2016).
(Not: muhtelif tarihlerde alınmış notlarımızdan derlemedir #an)




7 Aralık 2021 Salı

Değerler ekonomisi modeli! (öneridir) 071221:

Değerler ekonomisi modeli1 çerçevesinde hareket ederek, fiyat artışları, döviz kuru ve altın fiyatlarındaki artış önleyebilir, piyasadaki belirsizlik önlenir, dengede kalması sağlanır ve kalkınma (insana yatırım, yargı ve vergi reformu ve üretimle büyüme modeli ile) hamlesi kesintisiz devam ettirilebilir. Nasıl mı?  

Bir konuda, bir işte, kötülerle mücadele etmek bir yöntemdir. Ama iyileri çoğaltmak ve iyilerin de işin bir ucundan tutması da başka bir yöntemdir.

Bu günlerde her şeyin fiyatı yüzde yüzlere varan bir artış yaşanıyor. Temel gıdalarda, raflardaki en küçük ürünlerde, kira, emlak, konut araçlarda, döviz ve altında, fiyatlar arttıkça artıyor.

Şöyle bir psikolojik fiyat artışı da var. Bakıyor herkes fiyat arttırıyor, kendisi de bir fiyat artışı yapıyor, maliyet artışı olsa olmasa da, ya da hammaddeyi aynı fiyata temin etse de etmese de. Bu işin psikolojik yanı, "psikolojik enflasyon".

Ekonomik saldırı da gündeme geliyor ve böyle bir saldırı var ise maalesef her şeye zam yapanlar da, zam yapmak suretiyle bu saldırıya bilerek veya bilmeyerek, doğrudan veya dolaylı olarak yardım ediyor. Peki biri zam yapmasa ne olur? Batar, denilebilir. Ama bir ikisi yapmaz ise sayıları çoğalırsa batmaz ve piyasa dengesini bulur saldırılar da amacına ulaşamamış olur.

Stokçuluk yapanlar, karaborsacılığa heveslenenler var ise, depolama, dağıtım işi yapan herkes töhmet altında! Bunlardan birileri çıkıp “ben depolarımdaki malları şu fiyattan satışa çıkarıyorum” diye ilan etsin! Sosyal medyadan duyursun, belki daha az kar eder veya yine sürümden kazanır ve bak diğerlerinin malları ellerinde nasıl patlıyor!

Tüketici de bir sakin olsun! Fiyatı artan, raflarda olmayan bazı malları (çok zorunlu değilse) bir süre almasın! Piyasa dengesini bulana kadar sabırlı olsun!

Dövizle işi yoksa, altınla işi yoksa zorunlu haller dışında tasarruf vb amaçlarla döviz ve altın almasın!

Bir ekonomik kurtuluş savaşı verilecek ise piyasalar dengesini bulana kadar, üretimden tüketim sürecindeki herkes işin bir ucundan tutsun, biraz fedakarlık yapsın, en azından yangına körükle gitmesin!

Herkesten olumlu davranış sergilemesi beklenemez ama üretim-tüketim sürecindeki iyilerin, ticaretteki iyilerin, ticari ahlak sahiplerinin devreye girmesi beklenir.

Şimdi değilse veya şimdiki hallerde değilse ne zaman! İşte iyilik yapma fırsatı! İşte ticari ahlakı gösterme fırsatı! İşte ahlaklı ve basiretli ticaret erbabı gibi davranma fırsatı! Alın size cesareti gösterme fırsatı!

Alın size DEĞERLER EKONOMİSİ MODELİNE geçme fırsatı!

Üretici, ithalatçı, aracı, toptancı, dağıtıcı, perakendeci, ihracatçı, tüketici, ticaret erbabı vb tüm ekonomik birimlerdeki iyileri, üretim, ticari ve tüketici ahlak sahiplerini göreve çağırıyorum. İyiler de cesur davransın! Değerler ekonomisinin bir ucundan tutsun!

Diğerleri yani stokçuluk yapan, keyfi zam yapan, piyasa dengelerini bozucu faaliyetlerde bulunanlar hakkında da gereği yapılsın, yanlarına kâr kalmasın lütfen!

Bir “kalkınsak”! bu tür durumlar yaşanmayacaktır! Bunlar kalkınma öncesi sancılardır (saldırılardır)! Kalkınırsak kurtuluruz, kalkınamaz yine sekteye uğrarsa eski durumlara dönülür, maazallah!

Değerlerin hakim olduğu bir ekonomi modeli yani değerler ekonomisi dileklerimle...

(Not: Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir).

1"Değerler ekonomisi modeli; üretim-tüketim sürecinde tüm ekonominin ahlaki değerler çerçevesinde işlediği, sahtecilik, stokçuluk, karaborsacılık, ve tefeciliğin olmadığı, üretimin , kalitenin, verimliliğin, dayanışma ve kanaatkarlığın ön plana çıktığı, ihtiyaç kadar tüketimin olduğu bir ekonomi modelidir." (Ali Nural)


6 Aralık 2021 Pazartesi

Sehiv Secdesi 061221:

Sehiv Secdesi (Namazdaki bazı kusurları telâfi etmek için yapılan secde.)

Sözlükte “namazın rükünlerinden biri” anlamındaki secde kelimesiyle “yanılma, unutma, dalgınlık” gibi mânalara gelen sehv kelimesinden oluşan sehiv secdesi (secdetü’s-sehv) terim olarak namazdaki belirli eksiklik, fazlalık veya yanlışlıkları telâfi etmek amacıyla yapılan iki secdeyi ifade eder.
Hadislerde ve fıkıh eserlerinin namaz bölümlerinde “sücûdü’s-sehv” veya “secdetâ es-sehv” şekillerinde de geçer.
Namazın gereklerini yerine getirme konusunda kişinin âzami dikkat ve titizliği göstermesi esas olmakla birlikte Hz. Peygamber, beşer olmanın tabii bir sonucu olarak namaz esnasında meydana gelen bazı eksiklik ve yanlışlıkların sehiv secdesi yapılarak telâfi edilebileceğini bildirmiş (Müslim, “Mesâcid”, 94), bu hususta ashabına örnek uygulamalar göstermiştir.
Namazdaki bazı fiillerin hükmünü belirten terimler konusunda özellikle Hanefîler’le diğer üç mezhep arasında farklılık olması yanında bu fiillerle ve sehiv secdesiyle ilgili delillerin değerlendirilmesinde görüş ayrılıkları bulunduğundan mezheplerin sehiv secdesini ele alışlarında farklılıklar vardır.

Sehiv Secdesini Gerektiren Durumlar. Bunları mezheplere göre şöylece özetlemek mümkündür:

Hanefî Mezhebi.
1. Rükünlerden birini tekrar etmek; birden fazla rükû, ikiden fazla secde yapmak gibi.
2. Rükünlerden birini öne almak veya geciktirmek. Meselâ rükûda iken kıraat rüknü eda edilmeden rükûa gidildiği hatırlanırsa kıyama dönülüp kıraat tamamlandıktan sonra tekrar rükûa gidilir ve bu durumda sehiv secdesi yapılır. Ayrıca bir rükün eda edecek kadar bir süre tereddüt gösterme veya düşünme sebebiyle ara verme, yani sonraki rüknü bu kadar geciktirme sehiv secdesini gerektirir.
3. Kılınan rek‘at sayısında tereddüt yaşamak. Zaman zaman bu durumla karşılaşan kimse ağır basan kanaatine (zann-ı gālib) göre, böyle bir kanaat oluşmamışsa kesin olarak kıldığını bildiği en az miktarı esas alıp namazın geri kalan kısmını tamamlar ve her iki durumda da sehiv secdesi yapar. Böyle bir durumla ilk defa veya çok nâdir karşılaşan kimse ise namazını yeniden kılar.
Mâlikî ve Şâfiî mezhepleriyle Hanbelî mezhebinde bir görüşe göre konuyla ilgili hadis gereğince (Buhârî, “Ṣalât”, 31; Müslim, “Mesâcid”, 89) -ilk defa meydana gelip gelmemesi ayırımı yapılmaksızın- kesin biçimde hatırladığı kısmı esas alıp eksik kısmı tamamlar ve ardından sehiv secdesi yapar. Konuyla ilgili başka rivayetlere dayanan (Zeylaî, II, 173) Hanefîler ise belirtilen durumları ayırt eder.
Hanbelî mezhebinde diğer bir görüşe göre imam olarak namaz kıldıran kimse zann-ı gālibini esas alırken münferid namaz kılan kimse kesin bilgiye göre hareket etmek zorundadır.
4. Selâm vermesi gerekirken yanılarak ayağa kalkmak. Bu durumu fark eden kişi henüz secdeye varmamışsa hemen oturur ve selâm verdikten sonra sehiv secdesi yapar; eğer secdeye varmışsa o rek‘atın ardından bir rek‘at daha kıldıktan sonra sehiv secdesi yapar. (Yanlışlıkla kalkılan rekâtın secdesi yapılmışsa buna bir rekâtın eklenmesi, nafile namazların çift sayılı rekâtlar şeklinde kılınmasının meşru olmasından dolayıdır (İbn Nüceym, el-Bahr, II, 112).DİYK) Böyle bir durum cemaatle namazda meydana gelirse cemaat imama uymaz ve ayağa kalkmaz. İmam secdeye varmadan oturursa cemaatle birlikte selâm verip sehiv secdesi yapar; secdeye varırsa cemaat imamı beklemeden selâm verir, imam ise bir rek‘at daha kılar.
5. Vâcibi1 terketmek. Meselâ Fâtiha veya Fâtiha’dan sonra Kur’an’dan bir miktar okuma (zamm-ı sûre) vecîbesini yerine getirmemek, birinci ve ikinci oturuşlarda Tahiyyat duasını okumamak, rükû ve secdeyi ta‘dîl-i erkâna riayet etmeden yapmak sehiv secdesini gerektirir. Ebû Yûsuf’a göre ta‘dîl-i erkân farz olduğu için terkedilmesi halinde namaz fâsid olur.

Mâlikî Mezhebi.
1. Namazın müekked sünnetlerinden birini veya müekked olmayan sünnetlerden en az ikisini terketmek. Müekked sünnetler Fâtiha’dan sonra en az bir âyet okumak, açık okunması gereken yerde açıktan, gizli okunması gereken yerde gizli okumak, rükû ve secdeye eğilip kalkarken alınan tekbirleri (intikal tekbirleri) söylemek, rükûdan kalkarken “semiallahü li-men hamideh” demek, birinci ve ikinci oturuşlarda Tahiyyat duasını okumak ve her iki teşehhüd için oturmaktır.
2. Namazın mahiyetine dahil olsun olmasın namazı bozmayacak kadar az bir fiil ilâve etmek. Meselâ rükû ve secde gibi bir rüknü fazladan yapmak, rek‘at sayısına ilâvede bulunmak, çok az bir şey yemek, çok az konuşmak gibi durumlarda sehiv secdesi yapmak gerekir.
3. Kaç rek‘at kıldığında tereddüt etmek (yk.bk.).

Şâfiî Mezhebi.
1. Namazın “eb‘âz” diye isimlendirilen müekked sünnetlerinden birini terketmek. Bunlar ilk oturuş, ilk oturuştaki Tahiyyat duasını tam okumak, kunut yapmak, kunut için ayakta durmak, kunutun sonunda Hz. Peygamber’e ve ailesine, teşehhüdden sonra Hz. Peygamber’e salavat getirmektir.
2. Kaç rek‘at kıldığında tereddüt etmek (yk.bk.).
3. Kasten yapıldığında namazı bozan şeyi yanılarak yapmak; kısa rükünleri çok uzatmak, çok az konuşmak, çok az bir şey yemek, bir rek‘at fazla kılmak gibi.
4. Sözlü bir rüknün yerini değiştirmek; Fâtiha’nın tamamını veya bir kısmını teşehhüd oturuşunda tekrar etmek, Fâtiha’dan sonra Kur’an’dan bir miktar okuma vecîbesini kıyam dışında bir rükünde yerine getirmek gibi.
5. Kunut, teşehhüd gibi muayyen eb‘âz sünnetlerinden birini yapıp yapmadığında tereddüt etmek.

Hanbelî Mezhebi.
1. Namazda belirli hususların eksik kalması.
2. Namazda belirli fazlalıkların bulunması.
3. Namazın gereği olan bazı fiillerin yapılıp yapılmadığında tereddüde düşülmesi. Hanbelî mezhebinin bu hususlardaki yaklaşımı Şâfiî mezhebine oldukça yakındır.

Sehiv Secdesinin Hükmü. Belirtilen sebepler bulunduğunda sehiv secdesi yapmak Hanefî mezhebine göre vâcip, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerine göre sünnettir; ancak bazı Mâlikîler namazda eksiklik hallerinde sehiv secdesi yapmanın vâcip olduğu kanaatindedir. Hanbelî mezhebinde sehiv secdesinin vâcip olduğu görüşü tercih edilmekle birlikte sünnet ve bazı durumlarda mubah olduğuna dair görüşler de bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde, cuma ve bayram namazlarında cemaatin çok kalabalık olması ve sehiv secdesi yapmanın karışıklığa meydan verme ihtimalinin bulunması durumunda bu secdenin terkedilmesi câiz hatta evlâ görülmüştür. Bir namazda sehiv secdesini gerektiren durumlar birden fazla olursa hepsi için bir defa sehiv secdesi yapmak yeterlidir.

Sehiv Secdesinin Namazdaki Yeri ve Şekli. Sehiv secdesi Hanefî mezhebine göre selâmdan sonra, Şâfiî mezhebine göre selâmdan önce, Mâlikîler’de namazdaki bir eksiklik sebebiyle ise selâmdan önce, fazlalık sebebiyle ise selâmdan sonra, hem eksiklik hem fazlalık sebebiyle ise selâmdan önce yapılır; Hanbelîler’e göre selâmdan önce veya sonra yapılabilir.

Hanefîler’e göre sehiv secdesinin yapılışı şöyledir: Namazın sonundaki oturuşta Tahiyyat ve Salli-Bârik duaları okunduktan sonra iki tarafa selâm verilir, sonra arka arkaya bilinen şekliyle iki defa secde yapılır, oturulup Tahiyyat duası okunur, ardından iki tarafa selâm verilerek namazdan çıkılır. Sağ tarafa selâm verildikten sonra hemen sehiv secdesi yapılması ve Salli-Bârik dualarının sehiv secdesinden sonraki oturuşta okunması yönünde de görüşler vardır; bu ikinci uygulama özellikle cemaatle kılınan namazda imam için daha uygun bulunmuştur. Cemaatle namazda imam sehiv secdesini gerektiren bir yanlışlık yaparsa onunla birlikte cemaat de bu secdeleri yapar; imama uyanın yaptığı yanlışlıklardan dolayı sehiv secdesi gerekmez. Birinci rek‘attan sonra imama uyan kimse (mesbûk) hangi rek‘ata yetişmiş olursa olsun imamla birlikte sehiv secdesini yapar; imamın sehiv secdesini gerektirecek yanlışı yaptığı sırada mesbûkun ona uymuş olup olmaması önemli değildir. Eğer kaçırdığı rek‘atları tek başına kılarken sehiv secdesini gerektiren bir yanlışlık yaparsa mesbûkun ayrıca bu secdeleri yerine getirmesi gerekir.

Son dönemde sehiv secdesi hakkında yapılan çalışmalardan bazıları şunlardır: M. Sâlih el-Useymîn (bk. bibl.); Âdil Reşâd Guneym, Delîlü’l-muṣallî fî muʿâleceti aḫṭâʾi’s-sehv fi’ṣ-ṣalât (baskı yeri yok, 1406/1986); Abdullah b. Muhammed b. Ahmed et-Tayyâr, Sücûdü’s-sehv fî ḍavʾi’l-Kitâb ve’s-Sünneti’l-muṭahhara (Riyad 1416/1996); İbrâhim Abdülazîz Bedevî, Sebebü sücûdi’s-sehv ve maḥallühû fi’ṣ-ṣalât (Kahire 1998).

Kaynak: SEHİV SECDESİ - TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr)

1Namazın Vâcipleri. Hanefî fıkıh âlimlerinin terminolojisine göre vâcip kabul edilen hususların bir kısmı fakihlerin çoğunluğuna göre farz, bir kısmı da sünnet olarak nitelendirilmiştir. Bazı hususlarda ise üç mezhep arasında farklı görüşler söz konusudur. Hanefîler’e göre namazın vâciplerinden birini unutarak terkeden ya da geciktiren kimsenin sehiv secdesi yapması vâciptir. Vâciplerden birinin kasten terkedilmesi durumunda ise namazın yeniden kılınması gerekir. Hanefî mezhebine göre namazın başlıca vâcipleri şunlardır: 1. Namaza Allahüekber gibi tekbir ifade eden bir cümle ile başlamak (diğer üç mezhebe göre farzdır). 2. Namazların bütün rek‘atlarında Fâtiha sûresini okumak (fakihlerin çoğunluğuna göre farzdır). 3. Farz namazların ilk iki rek‘atında, vâcip ve nâfile namazların her rek‘atında Fâtiha sûresinden sonra Kur’an’dan bir miktar okumak (çoğunluğa göre sünnettir). 4. Farz olan kıraati ilk iki rek‘atta yerine getirmek. 5. Fâtiha sûresini Kur’an’dan okunacak âyetlerden önce okumak. 6. Secdede alınla birlikte burnu da yere koymak. 7. Üç ve dört rek‘atlı namazlarda ikinci rek‘atın sonunda oturmak. 8. Namazların ilk ve son oturuşlarında teşehhüdde bulunmak. 9. Namazın sonunda sağ ve sol tarafa selâm vermek (çoğunluğa göre farzdır). 10. Farz olan fiilleri sırayla yapmak. 11. Farz olan fiili geciktirmemek. 12. Ta‘dîl-i erkâna riayet etmek (Hanefîler’den Ebû Yûsuf’a ve diğer mezheplere göre farzdır). (Kaynak;TDV İslam Ansiklopedisi)


5 Aralık 2021 Pazar

Sosyal Karne (öneridir)! 051221:

Sosyal karne önerisi...
Tüm seçilmiş ve atanmışlar ki bunlar;
-Cumhurbaşkanı ve yardımcıları,
-siyasi parti (iktidar ve özellikle muhalefet) genel başkan ve yardımcıları,
-bakan ve yardımcıları,
-milletvekili,
-belediye başkanı ve yardımcıları,
-bürokrat (sivil, asker, vd),
-yargı mensupları,
-vali ve yardımcıları,
-kaymakam,
-muhtar,
-yönetici,
-STK başkanı ve yardımcıları,
-akademisyen, eğitici, öğretici 
-vb.
...
TÜM bu seçilmiş ve atanmışlar ile bu görev, vazifelere talepli olan her birinin;
-icraatlarını, yani ne yapıp yapmadıklarını,
-ve bunlardan vaatte bulunanların vaatleri ile bunların gerçekleşme durumlarını,
-geçmişte yaptıkları işler ve görevler (başarı veya başarısızlıkları) dahil hali hazırdaki görevlerindeki verimlilik ve performans durumlarını,
-aynı işte önceki görev yapanların performansları ile kıyaslamasını/ölçülmesini,
sağlayacak bir TABLO (SOSYAL KARNE, VERİMLİLİK KARNESİ, PERFORMANS KARNESİ) geliştirip bu tablo/karne üzerinden analiz/değerlendirme yapılmasını öneriyorum.
...
Bu Tablo (Sosyal Karne) ile kimin ne yapıp yapmadığı, liyakatı, sözünde durma, güvenilirlik, iş yapma ve üretme, yönetme, lider kabiliyeti ve kapasitesi gibi niteliklerine bakılabilecek ve ölçülebilecek ve değerlendirme yapılabilecektir!
Böyle bir değerlendirme rekabeti de getirecek, seçme ve atamalarda liyakatlilerin tercih edilmesi kolaylaşacak ve bu da kalkınmayı sağlayacaktır!
Toplumun yararına olan budur, yani kalkınmadır!
Aksi durum şansa kalmıştır!
Liyakatsiz olursa, toplum için zaman kaybı ve sadece maliyettir!
#sosyalkarne


4 Aralık 2021 Cumartesi

Değerler analizi! (Kitap önerisi) 041221:

Kapağında “Değerler Psikolojisi ve İnsan”, “Güzel İnsan Modeli”, “Ailede Toplumda Siyasette Değerler Psikolojisi” şeklinde üç isim bulunan Nevzat Tarhan'ın bu kitabına ben de bir isim koydum “Değerlerin Analizi”. Kitap Timaş yayınlarından çıkmış, 12. baskısını okudum.

Kitapta geçmişten günümüze, "değerler"in ve "değerler psikolojisi"nin çok güzel bir analizi yapılmış. 

Adalet, dürüstlük ve şeffaflık, cesaret, gayret, sorumluluk, sadakat, utanma, alçakgönüllülük, yardımlaşma (infak), helalleşme, selamlaşma, içtenlik ve samimiyet, affetme ve bağışlama, cömertlik, fedakarlık, şükür ve kanaat, barış, hoşgörü ve diyalog, çoğulculuk, katılımcılık, özgürlükçülük, özeleştiri, vicdan konuları/değerleri çok güzel analiz edilmiş!

Bu değerlerin insan, aile ve topluma katkıları, ihmali halindeki sonuçları da çok güzel bir şekilde gözler önüne seriliyor. İnsanda yeniden farkındalık oluşuyor, yeniden düşünüyor,

Kitabın okunmasını, önce gençlere, sonra anne babalara ve daha sonra da tüm insanlara öneriyorum. Hem de hiç zaman kaybetmeden! Bir çırpıda okunuyor! Çok şey katıyor! Okuyunca niçin şimdiye kadar okumadım dedirten bir kitap! Önerilir.



26 Kasım 2021 Cuma

Analizler-I (hazırlık,tefekkür,ilim,bilgi,gayret,üretim,stk) 261121:

Tefekkürhane'den analizler...!
Hayatımızdaki boş işleri, boş konuşmaları terk edelim!
Zira bize, hiç kimseye ve hiç bir şeye bir katkısı yoktur!
...
Bir işe başlamadan önce hazırlık yapalım!
Verileri toplayalım, değerlendirip sonra karar verelim!
Karar verdikten sonra ise kararlılıkla uygulayalım!
...
Konuşmadan önce konuşacağımız konu üzerinde tefekkür edelim!
Tefekkür hatayı önler, konuşmanın da faydalı olmasını sağlar!
Konuşmamızı sakin sakin, tane tane, anlaşılır şekilde yapalım!
Konuşma yaparken müdahale yapanlara izin vermeyelim!
Başkası konuşurken de müdahale etmeyelim!
...
İlimle uğraşalım!
Almamız gereken asgari temel ilimleri alalım!
Çok büyük ufuklar açacaktır!
Kur'an-ı Kerim'i okumayı öğrenelim!
Okumayı sürekli hale getirelim!
Kur'an-ı Kerim'in meal ve tefsirini mutlaka okuyalım!
Bir ilmihal kitabı mutlaka okuyalım ve hâl ilmini öğrenelim!
Başka ilimler de öğrenelim!
İlmin fazlası olmaz!
...
Bilgiden yararlanmak ve bilgiyi kullanmak gerekir!
Bilgi güçtür! Analiz edilirse daha büyük bir güç olur!
Bilgi yerinde ve zamanında kullanılırsa en büyük güç oluverir!
İhtiyaç duyulduğunda ulaşılamayan veya yararlanılamayan bilginin ise faydası yoktur!
Unutmayalım, üzerinde çalıştığımız konu üzerinde (aynı konuda diğer çalışanlarla birlikte) bizden bilgilisi yoktur!
...
Her ne iş yaparsak yapalım samimiyetle çaba sarf edersek başarılı oluruz!
Uygulanabilir bir fikrimizin olması için çabamız olsun!
Misal, ilim fikri besler!
İyi bir fikrimiz varsa onu söyleyecek cesaretimiz de olsun!
Aksi bu fikir sadece heybemizde kalır!
İyi bir fikir, güzel bir sunuşa da ihtiyaç duyar!
Bir ürünümüz olsun!
Tefekkür ve yoğunlaşma iyi bir fikir, iyi fikir de, iyi bir ürün doğurur!
...
Üretmeyen bir toplum kültürünü koruyamaz!
Üretmeyen bir toplum yozlaşmaya açıktır!
Üretmeyen bir toplumun medeniyeti olmaz!
Üretmeyen bir toplumun olan medeniyeti de zamanla kaybolur!
Üretmeyen bir toplum belirleyici olamaz!
Üretmeyen bir toplum kaybolmaya mahkumdur1
...
STK lar iktisadi bir faaliyetle desteklenmez ise sürdürülebilir olamaz!
İktisadi faaliyet üyelerine ve muhataplarına yük bindirmeyen faaliyetlerden olmalıdır!
STK ların üretimleri oranında gelirleri, gelirleri oranında da üretimleri olmalıdır!
#tefekkür #an



23 Kasım 2021 Salı

Vesvese (İhya'dan) 231121:

Bu yazıda insanlık tarihiyle birlikte insanda var olan, günlük hayatımızda çoğumuzun karşılaştığı/yaşadığı bir hal olan "vesvese"nin, sözlük ve dini terminolojideki anlamlarının yanısıra, İmam Gazali’nin “İhyau Ulumiddin” kitabında, vesvese kelimesinin geçtiği konuları ve ilgili bölümleri istifadeye sunmaya çalıştık.
...
Kuruntu, evham, işkil, vehim, obsesyon, yanlış ve yersiz düşünce, bir konuyla ilgili kötü ihtimalleri akla getirip tasalanma, olmayacak bir şeyin olacağını sanma,... Bunlar, vesvesenin eş anlamlıları ve anılan kelimelerin anlamlarıdır.

Günlük hayatta vesvesenin türlü halleriyle karşılaşırız. Evden çıkarken, ocak, elektrik, pencereyi kapatıp kapatmadığımızı, araçtan inmişsek el frenini çekip çekmediğimizi, abdest alırken bazı uzuvlarımızı yıkayıp yıkamadığımızı, namaz kılarken tekbir alıp almadığımızı, sureleri tam okuyup okumadığımızı, kaç rekat kıldığımızı, keza olmadık şeylerin olmadık zamanlarda aklımıza geldiği vb hallerle karşılıyorsak vesvese ile karşı karşıyayız demektir.

Vesvese insanlık tarihi ile birlikte var olmuş, olmaya da devam edecektir. Önemli olan vesveseye teslim olmamaktır, ona prim vermemektir, onu besleyip büyütmemektir, onunla mücadele etmektir, teslim olmuş isek tedavi yoluna bakmaktır. Vesvese ve tedavisi hakkında çok sayıda eser ve yayın da bulunmaktadır.
...
Sözlükte vesvese/visvâsfısıldama, kötü telkinde bulunma, karışık sözler söyleme, kuşkulanma”; aynı kökten vesvâs “insanın içine doğan zararlı uyarıcı, kötü duygu ve düşünce, telkin, şüphe, fısıltı, evham” gibi mânalara gelmektedir.

Dinî terminolojide vesvese/visvâs, “şeytanın veya nefsin insana kötü ve zararlı telkinde bulunması, şeytandan yahut nefisten gelen, insanı dine aykırı aşırı davranışlara yönelten telkin”; vesvâs “şeytan, şeytanın insanın içine attığı saptırıcı dürtü, faydasız söz, şüphe ve tereddüt” anlamlarında kullanılır. Vesveseye kapılana müvesvis denir.

Kur’ân-ı Kerîm’de vesvese kavramı beş âyette geçmekte, bunların üçünde şeytanın (el-A‘râf 7/20; Tâhâ 20/120; en-Nâs 114/5), birinde nefsin (Kāf 50/16) insana saptırıcı etkisi anlatılmaktadır.

Hadislerde vesvese kavramı daha çok şeytan tarafından insanın içine atılan ve onun imanına zarar vermeyi amaçlayan tehlikeli soruları, düşünceleri belirtir. Hz. Peygamber’in Arafat gecesinde yaptığı duada, “Allahım! ... vesveseden sana sığınırım” sözü de geçer (Tirmizî, “Duʿâʾ”, 78).

Modern psikiyatride yine vesveseye yakın anlamda kullanılan obsesyon (obsession) “irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, bilinçli çaba ile uzaklaştırılamayan düşünceler” şeklinde tanımlanır.
...
“İHYÂÜ ULÛMİ’d-DÎN”de “VESVESE” nin geçtiği konuları yirmisekiz başlık altında sıralamaya çalıştık. Konu adları ile vesvesesin geçtiği konu bölümleri şu şekildedir:

1. Zikir ve Tezkir (hatırlatma): ALLAH Teâlâ buyurdu, "Hatırlat. Çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir." (Zâriyât, 55).

Hz. Ali (ra), kıssacıları Basra camiinden dışarı çıkarırdı. Fakat Hasan el-Basrî'ye karışmazdı. Çünkü bu zat, âhiret bilgisi, ölüm tefekkürü, nefsin ayıpları, amellerin âfetleri, şeytanın vesveseleri ve bunlardan sakınmanın yolları üzerinde konuşur; ALLAH Teâlâ’nın nimetlerini hatırlatır, kulun şükür etmekteki kusurunu söyler, dünyanın değersizliğini, ayıplarını, geçiciliğini, vefasızlığını, bunun yanında âhiretin önemini ve mahşer gününün zorluk ve sıkıntılarını anlatırdı. Bu ise, doğru olan ve teşvik edilen va'z ve irşad şeklidir.

2. Akîde: Nasıl ki, ilaç hastalık halinde yararlı, sağlık halinde zararlı ise, kelâm ilmi de, gereksiz faraziye, nazariye, mantık ve felsefeye açılmamak şartıyla bazı şüpheleri giderebilirse, bu miktarı yararlıdır. Ve bu şüpheleri gidermenin tek çaresi o ise, bu takdirde de öğrenilmesi ve öğretilmesi farzdır. Böyle bir ihtiyaç mevcud değilse veya kelâm'a felsefe ve faraziyeler sokulursa, o zaman da bu ilmi öğrenmek ve öğretmek haramdır. Çünkü bu halde o, şüpheleri gidermek yerine, yeni şüpheler uyandırır ve zihinleri vesveselerin istilâsına açık bir hale getirir.

Kelâm ilminde de, doğru olanı bulmak ve ispat etmek için mukaddime kabilinden bir sürü bâtıl ve gereksiz varsayımlar yapılır. Bu varsayımlar, çoğu zaman kişide mevcud olan sahih akideyi sarsar ve onun zihninde bundan sonra gideremediği şüphe ve tereddütler veya rahatsız edici vesvese ve fikir bunalımları meydana getirir. Kelâm ilmini mekruh veya haram sayanlar onun bu yan etkilerini nazar-ı itibara almışlardır.

3. Beden ve Kalb Temizliği: Ameller beden ve kalb amelleri olmak üzere ikiye ayrılırlar. Beden amelleri iki çeşittir. Bunlardan birincisi, onu maddî pisliklerden temizlemek ve manevî pislikler olan günahlardan korumaktır. İkincisi ise, onu ibadet ve tâatlarla donatmaktır. Kalb amelleri de iki çeşittir. Birincisi, onu rezil huylardan, bozuk inanç ve düşüncelerden uzak tutmaktır. İkincisi ise, ona güzel ahlâk, doğru inanç ve düşünceler kazandırmaktır.

Şu da bilinmelidir ki, beden temizliği vasıta, kalb temizliği gayedir. Câhil kimseler, ikinci temizliği ihmal edip bütün dikkatlerini birinci temizlik üzerinde yoğunlaştırır, enerji ve zamanlarını onda tüketirler. Bunlar, bu alanda aşırı gidip dinin hoş görmediği vesvese derecesine varan titizlikler gösterir ve hatalı olarak bu titizlikleri takva zannederler.

Temizlik konusunda vesvese taşıyanlar şunu bilmelidirler ki, eşya temiz olarak yaratılmıştır. Bu itibarla, necasetin varlığı kesin bir şekilde bilinmedikçe, onu sorun haline getirmemek lâzımdır. Necaset gözle görülür halde ise, onu giderinceye kadar yıkamak lâzımdır.

4. Namaz: Namaz niyetinde vesvese yapmak cehalettir. Çünkü niyetin farzı, yapılacak olan ameli özet halinde zihinde kararlaştırmaktır. Bu ise namaza dururken bir lahza içinde gerçekleşir. Ashabın niyette vesvese yapmamaları, bunun din ve takva ile alâkalı olmadığının delilidir.

5. Hac: Arafat vakfesinde şöyle dua edilmelidir: "ALLAH'tan başka ilâh yoktur, O birdir, O'nun ortağı yoktur. Mülk ve hamd O'nundur ve O'nadır. Dirilten ve öldüren O'dur. O diridir ve hiç ölmez. Bütün hayırlar O'nun elindedir ve O her şeye kadirdir. ALLAH'ım! Kalbime nur koy, kulaklarıma nur koy, gözlerime nur koy ve dilime nur koy. ALLAH'ım! Kalbimi hakikatlere aç ve onlara uymayı bana kolaylaştır. ALLAH'ım! Söylediğimiz hamdler ve söylediğimizden daha hayırlı olan hamdler sanadır. Namazım, haccım, hayatım ve ölümün senin içindir. Yönelişim ve dönüşüm sana doğrudur. ALLAH'ım! Kalb vesvesesinden, iş dağınıklığından ve kabir azabından sana sığınırım."

6. Evlilik: Gayret, aileyi korumaya yönelik bir duygu iken, onun vesvese ve hastalık hâline getirilmemesi lâzımdır. Çünkü bu hâlde, aileyi koruyucu değil, yıkıcı bir his durumuna gelir ve hem erkeğin psikolojisini bozar, hem de kadına haksızlık ve saygısızlık yapılmasına sebep olur. Bu itibarla erkek, İslâm’ın namusu koruma konusundaki emirlerini uygulamalı, ondan sonra da kesin olarak yüz kızartıcı bir şey ortaya çıkmadıkça kuruntulara dayanan ihtimallere yer vermemelidir.

7. Şüpheli şeylerden sakınmak: İnsanın bir şey hakkındaki düşüncesi yakîn, şüphe veya vehim (evham) şeklinde olur. Yakîn, kesin bilgi demektir. Bir şey hakkında kesin bilgi varsa, o şeyin hükmü de kesin olur. Açık helâl ve haramlar bu türdendirler. Vehim, bir delil ve emareye dayanmayan kuruntu, vesvese ise varsayımdır.

Vera' (kaçınmak, sakınmak) güzeldir. Çünkü ahiretin yüksek mertebeleri onunla kazanılır. Ancak her şeyin sınırı bulunduğu gibi, vera'ın da sınırı vardır. Bu sınırın ötesi ise şüphe, vesvese ve kuruntudur.

8. İhtilât (karışma, görüşme): Âbdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: "Yalnız kalan kimseye vesvese ve evham musallat olmasaydı, ben insanlarla görüşmezdim. Çünkü günahların hemen hepsi, insanlarla görüşmenin sonuçlarıdır.".

9. Emr-i Ma'rûf ve Nehy-i Münker (İyiliği emredip, kötülüğü men etmek): İlimsiz insan da güçsüz insan gibidir. Bu sebeple, ilimsiz insanın da hisbe yapma sorumluluğu yoktur. Onun sorumluluğu ilim öğrenmemesindedir. Kuvvetli olan zan ilim hükmündedir. Zayıf olan zan, vehim, vesvese ve kuruntular ise şer'î ölçüler değildirler.

10. Şeytanın Kalbe Tasallutu: Düşünmek de ya yeni bir şeyi tefekkür etmek veya eski bir şeyi tekrar zihne taşımak şeklinde olur. Bu iki türlüsüyle düşünme olayı, insan kalbini en çok etkileyen faaliyettir. Bu faâliyetin bir kısmı kalbi aydınlatıp insanı hayra davet ederler. Bir kısmı da bunun aksine, kalbi karartıp sahibini şerre çağırırlar. Bunlardan birinci kısma “ilhâm”, ikinci kısma ise “vesvese” denir, ilhamın arkasındaki sebepler melekler, vesvesenin arkasındaki sebepler ise şeytanlardır.

Kalb, yaratılış itibarıyla ilhamı da vesveseyi de kabul etmeye elverişlidir. Onu ilham veya vesvese tarafına meylettiren ALLAH Teâlâ'dır. ALLAH Teâlâ’nın onu ilhama veya vesveseye meylettirmesinin sebebi ise, insanın kendi iradesidir. İnsanın iradesini etkileyen de ondaki iyi ve kötü duyguların ağırlığıdır. Bu sebeple, bir insanda şehvet, hırs ve gazap hisleri ağırlıklı ve güçlü olurlarsa, onun iradesi şerre meyleder, ALLAH Teâlâ'da onun kalbini vesvese ve şeytana meylettirir. Buna mukabil, insanda ALLAH sevgisi, ahiret özlemi ve sevap arzusu ağırlıklı ve güçlü olurlarsa, o zaman da iradesi hayra meyleder, ALLAH Teâlâ'da onun kalbini meleğe ve ilhama meylettirir. Bu ikinci durumda şeytan vesvesesi de hayır ve doğru olanı istemekte insana yardımcı olur. Çünkü şeytan ve onun vesvesesine duyduğu nefret ve tepki insanı aksi istikamete iter. Bunun yanında, şeytanın vesvesesi, hayır ve doğru olanı tanımakta da yardımcı olur.

Câbir İbni Ubeyde şunu anlatmıştır: "Ben kalbimde duyduğum vesveseyi Alâ İbni Zeyyâd'a şikâyet ettim. Kendisi bana şöyle dedi: 'Kalb eve, şeytan da hırsıza benzer. Bir evde hırsızın işine yarayan bir şey varsa, kendisi eve girmeye çalışır. Aksi takdirde oraya girmez, girse de bir zarar vermez.".

ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Takva sahiplerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman, onlar gecikmeden işin farkına varırlar ve gözleri açılır. Şeytanlarla arkadaş olmuş kimseler ise, onlar tarafından sapıklığa sürüldükçe sürülürler, kendileri de buna boyun eğerler." (Â'râf, 201,202).

"De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, vesveseci ve hannas olan cin ve ins şeytanlarının şerrinden insanların RABBİ, sultanı ve ilâhı olan ALLAH'a sığınırım." (Nâs 1-6).

ALLAH zikri ile şeytan vesvesesi ışık ve karanlık gibi bir birini kovalayıp dururlar. Sonunda ALLAH zikri gâlip gelirse şeytanın vesvese yapma gücü iyice zayıflar ve kendisi uzaklaşır. ALLAH unutulursa, o takdirde de şeytanın vesvese yapma gücü artar ve kendisi gelip kalbin üstüne temelli oturur.

Şehvet gibi duygular insanın kanıyla yoğruldukları için; bu duyguları kötü yönde etkileyen vesveseler ve şeytanın tahrikleri de aynı şekilde kana karışır ve onunla birlikte kalbe girerler.

Şeytanın bu dedikleri (atalarının dinini terke etme, hicret etmeme, mal, can, evlat konusunda kaygılandırma) birer vesvesedir. ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve bu korku ile ALLAH’ın emirlerine karşı gelmeye çağırır." (Bakara, 268). Şeytanın bu ve benzeri vesveselerine karşı, sık sık, "Eûzu billahi mi neşşeytânirracîm, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" demek yararlıdır.

İnsan kalbinde kötü vesveseler bulunduğu kesindir. Çünkü bunların şu veya bu yöndeki dürtülerini herkes kendi içinde hisseder. Her bir şeyin sebebi ve etkeni bulunduğuna göre, bu vesveselerin de bir sebep ve etkeninin bulunması lâzım gelir. İşte bu sebep şeytandır. Şeytanı tanımak konusunda onun kötü vesveselerin sebebi ve etkeni olduğunu bilmek yeterlidir.

ALLAH Teâlâ şeytanın bizimle ilgisi bulunmayan mahiyetini değil, onun bizim için tehlike oluşturan vesveselerini, fiil ve hareketlerini bildirmiş ve onun bizim için düşman olduğunu belirtmiştir. Örneğin bir âyette, "Şeytan size düşmandır. Öyleyse, siz de ona düşman olun. O, kendisine inananların cehennem ehli olmaları için çalışır." (Fâtır, 6) buyurulmuştur.

Kalpteki ses iyiliğe davet edici ise o ses ilhamdır ve onun sahibi melektir; kötülüğe çağırıcı ise o vesvesedir ve onun sahibi şeytandır. İlham ve vesveseyi birbirinden ayırmak çok önemlidir. Çünkü vesveseyi ilham zannetmek her zaman mümkündür.

Şeytanın hilelerinden birisi de, şerri hayır şeklinde göstermektir. O bu hile ile hayra talip olanları da şerrin içine düşürür. Bu habis mahluk bilir ki, şerri şer olarak kalplere vesvese ederse, çok az kimse onu kabul eder.

İnsan ölmedikçe, onun kalbinden şeytanın vesveseleri kesilmez. Bu sebeple, bu vesveselerle mücâdele etmek de, fasılasız olarak ömrün sonuna kadar devam eder.

11. Şeytanın Kalbe Açılan Kapıları: Namazın en sevaplı şekli, onu ilk vaktinde kılmaktır. Fakat şeytan, "Henüz vakit var; acelesi yok" diye vesvese yapıp gevşeklik verir ve namazın geciktirilmesine ve hatta vakit dışına çıkarılmasına çalışır.

Şeytanın vesvese ve dürtüsüyle bir müslüman hakkında su-i zanda bulunan kimse, yine şeytanın tahrik ve dürtmesiyle ona karşı soğuk ve olumsuz bir tavır takınır, onun haklarını çiğner, ona ikramda kusur gösterir, onu kendi gözünde küçük görür ve gıybet yaparak onu başkalarının da gözünden düşürmeye çalışır. Bütün bu davranışlar da helâk edici günahlardır.

Zikretmenin, şeytan vesveselerini kalpten kovması, ilacın hastalıkları gidermesi gibidir. İlacın bu özelliği vardır, fakat onun bu özelliği göstermesi için perhiz yapmak da şarttır. Perhiz yapılmadığı takdirde ise, ilacın etkisi olmaz. Tıpkı bunun gibi, zikrin vesveseleri defetmesi için de, kalbin temiz olması ve takva taşıması şarttır. 

Adem (as) yeryüzüne indirildiği zaman, ALLAH Teâlâ'ya duâ ederek, "RABBİM! Benimle arasına düşmanlık soktuğun şeytana karşı, eğer beni ve zürriyetimi korumazsan onun vesveseleri bizi helâk edecektir." demiş, ALLAH Teâlâ'da ona şu karşılığı vermiştir: "Sana ve zürriyetine, hayrı ilhâm eden ve sizi koruyan melekler vereceğim; kötülüklerinizi bir, iyiliklerinizi on olarak kabul edeceğim; ruhlarınız cesette olduğu sürece de size tevbe kapısını açık tutacağım."

12. Sorumluluğa Tâbi Olan ve Olmayan Vesveseler: ALLAH Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: "Biriniz, içindeki vesveseyi konuşmadıkça veya onunla amel etmedikçe onun günahından muaftır (affedilmiştir)." (Müttefekun aleyh). "ALLAH Teâlâ, amelleri yazan meleklere şunu emretmiştir: "Kulum bir günahı içinden geçirdiği zaman bir şey yazmayın; onu işlediği zaman da bir günah olarak yazın. Kulum bir iyiliği içinden geçirdiği zaman, kendisine bir sevap yazın. Onu işlediği zaman da kendisine on (bir rivayette de, yedi yüz) sevap yazın." (Müttefekun aleyh). Bu ve benzeri hadis-i şerifler, insanın kendi kalbine gelen vesveselerden dolayı sorumlu tutulmadığını ve muâheze (ayıplama, eleştiri) edilmediğini ifâde etmektedir.

Buna mukabil, bazı Ayet-i kerimeler ise, onun bunlardan sorumlu olduğunu ve muâheze edildiğini bildirmektedirler.

Örneğin, ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Siz içinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de ALLAH onun hesabını sizden soracaktır. Ondan sonra dilediği kimse için onu affedecek, dilediği kimseyi de onunla cezalandıracaktır. ALLAH her şeye kadirdir." (Bakara, 284), "Fakat ALLAH, sizi kalplerinizin kazandıklarıyla muâheze eder." (Bakara, 225), "Hiç şüphesiz, kulak, göz ve kalple neler yapıldığı sorulacaktır." (İsrâ, 36).

Farklı hükümler ifade eden bu nassların (âyet ve hadislerin) konuları da farklıdırlar. Çünkü, kalbe gelen vesvese (kötülük arzusu) iki türlüdür. Bunlardan birincisi, gelip geçen bir anlık vesveselerdir. Bu vesveseler, vücudun kendisi için çekici gelen şeylerle karşılaşmasından hâsıl olan ve şeytan tarafından kalbe taşınan etkilerdir. Kalb, kendisine aksettirilen bu etkileri değerlendirip onların şer olduğunu anladığı zaman ALLAH korkusu ve O'na itâat duygusuyla onları reddettiği takdirde, buraya kadarki gelişmelerden dolayı her hangi bir sorumluluk doğmaz. Hatta, kalb bu vesveseleri ALLAH korkusu ve O'nun emirlerine saygı duygusuyla reddettiği için, sâlih bir amel ortaya çıkmış olur ve kul, bundan dolayı sevapla mükâfatlandırılır. Hadis-i şeriflerde sözü edilen vesveseler bu türlü olanlardır.

Bunların ikinci türlüsü ise, sabit huy ve sıfat hâline gelen vesveselerdir. Bu türlü vesveseler (kötü arzu ve istekler), birincilerin aksine, vücudun dışarıdan aldığı geçici etkiler değildir; kalpte mekân kurmuş, yerleşmiş hastalıklar ve zaaflardır. Bu hastalık kabilinden olan kötü arzu ve istekler cesedi de harekete getirir ve kötülük yapmaya sevk ederler.

Bu türlü vesveseler (şer ve günah arzuları) sorumluluğa tabidirler. İlgili âyetlerde kasdedilen vesveseler de bunlardır. ALLAH Teâlâ, değişik münasebetlerle münafıklardan bahsederken, "Kalplerinde hastalık vardır.", "Kalplerinde hastalık olanlar", "Kalplerinde hastalık bulunduğu için" gibi ifadeler kullanmıştır.

Daha değişik bir ifade ile izah etmek gerekirse, bir vesvesenin kalpte doğmasından fiil hâline gelmesine kadar dört aşaması vardır:
-birincisi, "akla gelme"
-ikincisi, kalpte heyecan oluşmasıdır.
(Bu iki aşamadaki vesveseler sorumluluğa tâbi değildir. Çünkü bunlar, irade dışında oluşan ve irade ile önlenemeyen hâllerdir.)
-üçüncüsü kalpte oluşan heyecanı istek hâline getirmektir.
-dördüncüsü, bu isteği fiil hâline getirmeye karar vermektir.

Bu aşamalardaki vesvese, irade altına girdiği ve onun tarafından oluşturulduğu için, sorumluluğa tâbidir. Ancak, bu aşamalarda kul ALLAH korkusu duyup vesveseyi siler veya en azından onu ilk iki aşamaya geri iterse sâlih bir amel işlemiş olur ve sevap kazanır. Çünkü ALLAH korkusu ve O'na itâat düşüncesiyle kalbin vesveselerine, nefsin arzularına ve cesedin dürtülerine karşı koymak bir cehd (gayret) ve çaba gerektirir. Bu cehd ve çaba, bütün sâlih amellerdeki cehd ve çabanın aynısıdır. Vesvese bu son aşamalarda iken, elde olmayan bir sebep onların gerçekleştirilmesini önlerse, günaha teşebbüs sorumluluğu ortadan kalkmaz. Çünkü günaha teşebbüs, ALLAH Teâlâ’nın hakkına taalluk eden yönüyle günahı işlemek gibidir. Günahın fiilen işlenmesi şartı ise, kul haklarıyla ilgilidir.

Rivayet edildiğine göre, "Siz içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de ALLAH onun hesabını sizden soracaktır." Ayet-i kerimesi indiği zaman, ashâbtan bazı zatlar, ALLAH Rasûlü’ne gelip, "Bu âyetle bize gücümüzü aşan bir sorumluluk yüklenmiştir. Çünkü kalbimize, irademizin dışında hatıralar ve vesveseler gelir." dediler. ALLAH Rasûlü (as), onlara, "Siz de yahudiler gibi, ALLAH Teâlâ’nın emirlerini tartışmaya mı kalkıyorsunuz? Onları kabul edin ve, 'Duyduk, uyduk.’ deyin." buyurdu. Onlar da, "Duyduk, uyduk." dediler.

Bundan sonra, şu Ayet-i kerime indirildi: "ALLAH, kimseye güç ve iradesi dışında teklifte bulunmaz, sorumluluk vermez." Bu ikinci âyet birinci âyeti bir anlamda tahsis, bir anlamda da tefsir etti. Buna göre, vesvese irade dışında ise, sorumluluk yoktur.

13. Zikir Esnasında Vesvese Kesilir mi?: Bil ki, kalplerin arifi olan ve onların sıfat ve acaibliklerini bilen âlimler, bu meselede beş görüş ileri sürmüşlerdir:

Birinci görüşe göre, ALLAH Teâlâ’nın zikriyle vesvese bütünüyle kesilir. Çünkü ALLAH Rasûlü (as), "Kul, ALLAH Teâlâ'yı zikredince şeytan ondan uzaklaşır (diğer bir tercüme ile, şeytan susar.)" (Geçti) buyurmuştur.
İkinci görüşe göre, vesvese kesilmez. Fakat, kalb zikir ile meşgul olduğu için, onu duymaz veya az duyar.
Üçüncü görüşe göre, kalb zikir esnasında da vesveseyi duyar, fakat diğer zamanlara göre ondan daha az etkilenir.
Dördüncü görüşe göre, zikir ve vesvese nöbetleşe ve sıra ile kalbi işgal ederler. Bu, tıpkı ışığın yanıp sönmesi gibi bir olaydır. Çünkü burada da ışık ve karanlık nöbetleşirler. Onun için, zikir yapılırken kalb aydınlanır ve o zaman vesvese kaybolur. Zikir arasındaki susmalarda ise, aydınlık kaybolur ve vesvese ortaya çıkar.
Beşinci görüşe göre ise, kalb zikir ve vesvesenin etkilerini birlikte hisseder.

Zikir esnasında vesvesenin tamamen kesilip kesilmemesi vesvesenin türüyle alâkalıdır. Bu açıdan bakılınca, vesveseler şu türlere (üçe) ayrılırlar:

a-Bâtılın hak suretinde gösterilmesi: Meselâ, şeytan insana vesvese vererek der ki: "Sen lezzetleri (lezzetli şeyleri, zevkli işleri, tatlı günahları) ne diye terk edersin? Halbuki, ömrün uzundur ve böyle uzun bir ömür boyunca nefsin arzusu olan lezzetlerden uzak durmak çok elem vericidir." Bu vesvese karşısında, eğer insan, ALLAH Teâlâ'ya imanını tazeler ve O'nun bu konudaki söz ve vaadlerini hatırlayıp, "... olması ile bitmesi bir olan geçici zevkler için, asırlarca ateşte yanmaya razı olmak, hangi hesaba göre doğru olabilir? Bütün akıl sahipleri tarafından yanlış bilinen ve pek çok insanları elemle kıvrandıran kumar bile, az koyup çok kazanma ümidine dayanırken, çok koyup az kazanmak gerçeğine dayanan günahları doğru bulmak mümkün müdür?" derse; yapılan vesvesenin bâtıl olduğu ortaya çıkar ve şeytan susmak zorunda kalır.

Bunun için, ALLAH Rasûlü (as), "Şeytana direnme açısından bir âlim, bin âbid'ten daha güçlüdür." buyurmuştur. Çünkü, âlim, şeytanın vesvese ettiği yanlışların iç yüzünü ortaya çıkarır ve onları kirli paçavra gibi onun (şeytanın) suretine fırlatır. Câhil olan ise, vesveselerin zahirine aldanır ve onları doğru zannedip şeytanın tuzağına düşer.

Meselâ, şeytan ibadet eden bir insana ucub (kibirlenmek, kendi kendini beğenmek, amelini çok görmek) vesvesesini verip ona, "Kim senin kadar ALLAH Teâlâ'yı tanımış ve O'na canla başla ibadet ve tâat etmiştir?" der. İnsan bu yanlış ve bâtıl vesveseye karşı, ALLAH Teâlâ'yı tanıması ve O'na ibadet ve tâat etmesi O'nun önemli nimetlerindendir.

Kendine ait olmayan meziyetleri kendine mal etmek veya kendi kusurlu işlerini mükemmel görmek himmet ve basiret erbabının huyu değildir. Bu duruma karşı, "ben kendime ait olmayan iman ve itaate muvaffakiyeti nasıl kendime mal edebilirim? Hem, eksik olan marifetim ve kırık dökük olan ibadetlerim yüzünden kibir mi duymalıyım, yoksa mahcubiyet ve eziklik duyup tevbe ve istiğfar mı etmeliyim?" derse, vesvese kesilir ve şeytan çekilir.

Bâtılı doğru gibi gösteren vesveseler, ALLAH'ı Teâlâ'yı zikretmek ve O'nun büyük olan hakkını düşünmekle kesilir.

b-Şehvetin (isteğin) tahrik edilmesi ve heyecan uyandırılması: Şehvetin (isteğin) tahrik edilmesi ve heyecan uyandırılması vesvesesi kulun haram olduğunu bildiği ve buna kesin olarak inandığı şeylere karşı ise, zikir onu keser. ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Takva sahiplerine şeytandan bir dürtü geldiği zaman, bunlar ALLAH'ı zikreder ve hemen gerçeği görürler." (A'râf, 201) buyurmuştur.

Hakikî mümin, ALLAH Teâlâ’nın yasakları önünde, tıpkı mayınlı bir arazi çizgisinde veya bir ateş çukurunun kenarında durduğu gibi durur. Kendisi bu hassâsiyetle dururken, şeytanın vesveseleri, onu yasakların içine itebilecek kadar güçlü olamazlar.

c-Geçmiş, gelecek veya şimdiki zamanla alâkalı olan bazı şeylerin hatırlatılması ve düşündürülmesi: Her hangi bir fiile sevk etme durumu bulunmayan ve mücerret tasavvur planında kalan bu vesveseler, genel olarak zikirle azalır, fakat bütünüyle kesilmezler. Nitekim, en büyük zikir olan namazda bile, bu vesveselerin izleri görülür. Buna rağmen, bunların bütünüyle kesilmesi de mümkündür.

Zikirde istiğrak bulan ve bütün dikkatleriyle ona yönelen kimseler şeytan vesveselerini duymak bir yana, zikir ve ibadet esnasında vücutlarından bir parça koparılsa onu da duymazlar.

Ancak ara sıra ve özellikle zikir ve ibadet esnasında vesveseler tamamen kesilseler bile, bunların nihaî bir surette ve bir daha dönmemecesine kesilmeleri mümkün değildir.

Peygamberler bile zaman zaman ufak çaplı ve özellikle üçüncü türden olan vesveselere maruz kalmış ve bunlarla mücadele etmişlerdir. ALLAH Rasûlü (as), bu olaylarla (süslü elbise ve altın yüzük) hiç kimsenin vesveselerden ve dünyanın tabiî çekicilik ve cazibelerinden tamamıyla kurtulamadığı dersini vermiş ve bunlardan bir ölçüde kurtulmanın yolunu göstermiştir. O da vesvese veren şeylerden uzak durmak veya onları kendinden uzaklaştırmaktır.

14. Kalbin Süratle Dönmesi: Bil ki, insan kalbi fırıldağa benzer. Fırıldak, rüzgârın esmesiyle döndüğü ve yön değiştirdiği gibi, kalb de manevî rüzgârlar olan ilham, vesvese ve diğer etkenlerle döner ve yön değiştirir. Kalb değişik etkiler altında dönüp değişir. Bu etkilerin kaynağı ise duruma göre ya melekten gelen bir ilhamdır, ya şeytandan gelen bir vesvesedir, ya insanın kendi yaratılışıdır, ya da bir dış faktördür.

Şer ve masiyet üzerinde ısrar eden ve kötülüklerde sâbitleşen kalplerde oluşan fikirler şer, duygular kirli, vesveseler zehirlidirler. Doğru düşünceler ve temiz duygular bu kalplerde yeşermez ve barınmazlar. "Şeytanın vesveseleri bu kimselerin kalplerinde üst üste yığılan karanlıklar gibidir." (Nur 40).

Melek ve şeytana, hayır ve şer ilhamlarına eşit bir şekilde açık olan kalplerde, meleğin ilham ve teşvik ettiği bir hayrı, şeytan bozmaya çalışır. Şeytanın vesvese ve telkin ettiği bir şerri de melek gidermeye çalışır. Bu çekişmede nefis şeytana taraftır; onu tasdik eder ve onun dediklerini benimseyerek tekrarlar. Akıl ise melekten yanadır ve onun ilhamlarını doğru bulup tasdik eder.

15. Nefis ile Akıl: Nefis, şeytanın vesvese ve telkinlerini aynen kabul edip benimser ve onların haklı ve doğru olduğunu ispatlamak için de, etraftaki kötü örnekleri misâl ve delil olarak göstermeye çalışır. Ona göre, bu örneklerin varlığı onların doğru ve iyi şeyler olmaları için yeterli delildir. Akıl ise, şeytanın vesvese ve telkinlerini yanlış bulup reddeder ve kötü örneklerin delil olmadığını söyler.

16. İrâde, Mücâhede (uğraşma, mücadele) ve Riyazet (nefis terbiyesi): Çok zikredeni uğraştıran iki sorun vesvese ve ucub'tur (nefsin kendi kendisini beğenmesidir). Vesvese, şeytanın telkinleridir. Şeytan, dünyanın en hayırlı işi olan zikri yapanı hem meşgul etmek, hem de mümkün olsa bizzat bu yolla onu aldatıp dalâlete ve hatta küfre sokmak için, bu telkinleri onun kalbine üfler. Vesvesenin şerrinden kurtulmanın çaresi, yine zikre devam etmek ve ALLAH Teâlâ'nın himayesine sığınmaktır. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Şeytandan sana bir dürtü gelirse, ALLAH'a sığın. O işiten ve bilendir." (A'râf, 200).

17. Mide şehveti: "Kendisini açlığa alıştıran, rızk vesvesesinden kurtulur."

18. Gıybet: Zanların çoğu ise, fâsıkların en fâsıkı olan şeytan tarafından kalbe getirilen vesveselerden ibarettirler. Zan bir şeytan işi olduğu için de, kötü zanların çoğu iyi olan müslümanlara karşı oluşturulur. Onun için, şeytan, zahirî hâli iyi olan bir müslüman hakkında kötü bir vesvese getirdiği zaman, o müslümana duâ etmek ve onu övmek lâzımdır. Bu yapıldığı takdirde şeytan kızar ve vesvesesini keser.

19. Dilin afetleri: "İnsanlar (idrâklerinin sınırlı olduğunu, sorularını da buna göre sınırlandırmaları gerektiğini unutarak) şöyle diyeceklerdir: 'Varlıkları ALLAH yarattı. Ya ALLAH'ı kim yarattı?’ Onlar böyle deyince, siz İhlâs sûresini okuyarak cevap verin ve şeytanın şer ve vesveselerinden ALLAH Teâlâ'ya sığının." (Müttefekun aleyh).

20. Kanaat: Gafil insanlar, şeytanın vesvese ve iğfaline uyarak ahirete karşı kullanılması gereken bu duyguları dünyaya karşı kullanır. Bu yüzden de, bu kimseler dünya işlerinde kendilerinden yukarıda ve önde olanlara, ahiret işlerinde ise kendilerinden aşağıda ve daha arkada olanlara bakarlar. Bu hâl, doğru olan ölçüyü ters çevirmektir.

21. Riya: Riyayı vesveseden de ayırmak lâzımdır. Çünkü, vesvese riya değildir. Riya insanın kendi kast ve niyeti iken, vesvese şeytanın üflediği zehirli bir nefesle kalb ve kafayı karıştırması ve bulandırmasıdır. Şeytan önce inkâr fikrini aşılayarak insanı ibadet ve hayır yapmaktan vazgeçirmeye çalışır. Fakat bunu başaramayınca ve insan kendisine rağmen amel ve hayır yapmak isterse, bu sefer de riya olayını ortaya atarak onunla aynı sonuca ulaşmayı dener. Bu cümleden olmak üzere, onun yaptığı amelin büyük bir iş olduğunu söyleyerek de onu şişirmeye çalışır. Ancak insan, şeytanın vesvesesini tasdik edip onu kendi iradesiyle kabul etmedikçe, bunun kendisine ve ameline bir zararı yoktur.

Riya, bastırılması insanın elinde olmayan şeytan vesvesesinden ibaret ise, onun imana ve amele bir zararı yoktur. Çünkü dinde teklif-i mâla yutak (güç haricinde sorumluluk) yoktur. Bu türlü vesveseler için ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Şeytandan sana bir vesvese ve dürtü gelirse, ALLAH'a sığın. O işiten ve bilendir." (A'râf, 200; Fussilet, 36) O hâlde, şeytandan bir vesvese geldiği zaman kulun yapacağı şey, bundan sıkılmak, ikrah etmek ve onu defetmesi için ALLAH Teâlâ'ya duâ etmektir.

Ashaptan bazıları ALLAH Rasûlü’ne, "Şeytan kalbimize öyle vesveseler getirir ki, onları duymak yerine, gökten yere baş aşağı düşmeyi veya yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmayı tercih ederiz. Bu vesveselerden sorumlu muyuz?" demişler; ALLAH Rasûlü (as), "Hayır! Bu şekilde tepki duydukça onlardan sorumlu değilsiniz." buyurmuştur. (Müslim). O, başka bir hadiste de böyle bir suâle şu cevabı vermiştir: "ALLAH'a hamd olsun ki, şeytanın hilesini vesvese seviyesine indirmiştir." (Ebu Dâvûd, Nesaî).

Kalb veya zihinde bir vesvese belirdiği zaman ALLAH Teâlâ'yı zikretmek (ve O'na sığınmak), zikrin mânasını düşünmek ve vesveseyi duymamaya çalışmak, onun sönüp silinmesini temin eder. Namaz hâlinde iken bu şekildeki tepki ile yetinmek en iyisidir. Çünkü namaz kılarken ALLAH Teâlâ'nın huzurunda olmayı düşünmek bütün düşüncelerden daha üstündür. Namaz dışında ise, vesveseyi ilmî delillerle çürütmeye çalışmak da câizdir. Bu durumda şeytanla zihnî bir tartışma yapılır ve bu tartışmada yenilmesi hâlinde o bir daha aynı vesveseyi tekrarlamaz. Şeytanı tartışmalarla yenecek derecede ilim sahibi olmayan bir kimsenin vesveselerden kurtulmasının yolu ise, şeytanın dediğinin hemen aksini yapmak ve bunu tekrarlamak suretiyle tepki göstermektir. Örneğin, şeytan sadaka vermesini önlemek için, bunun riya olacağını söylerse, hemen birkaç sadakayı üst üste vermek; o aynı söylemle nafile namaz kılmasına mâni olmaya çalışırsa hemen kalkıp kılmayı düşündüğü miktarın birkaç katı namaz kılmak şeytanı kahredip uzaklaştırır.

İbrahim et-Teymî şunları söylemiştir: "Şeytan size bir vesvese getirdiği zaman, eğer onu kabul edip etmemekte tereddüt geçirirseniz, kendisi ümitlenir ve o vesveseyi size kabul ettirmek için dayatır. Fakat, sizde kesin muhalefet ve ret görürse ümidi kırılır ve sizden vazgeçer."

Başkalarının su-i zan ve ithamları veya şeytanın kalbe riya vesvesesi getirmesi yüzünden amelleri terk etmek cihetine gidilirse, hayır ve tâatların hepsini terk etmek lâzım gelir. Kötü maksatlı dedikoducuların ve vesvese veren şeytanın da ulaşmak istediği sonuç budur.

22. Ucub (nefsin kendi kendisini beğenmesi): Akıl ve ilim de, diğer dünya nimetleri gibi geçicidirler. Delirme, bunama, unutma, evham, vesvese ve daha bir sürü hastalıklar akıl ve ilmi her an tehdit ederler. Fırtınalar önünde yanan bir çıra ışığına ne kadar güvenmek ve onunla ne kadar kibir ve ucub duymak makul ise, akıl ve ilimle de ancak bu kadarı makul olabilir.

23. Gurur: Onlardan bazıları, farzları ihmal eder veya eksik yapar, buna mukabil sünnet ve nafileye ağırlık verirler. Bunlar fazilet konusunda vesvese derecesinde titizlik gösterirler. Bu yüzden, fıkhın temiz kabul ettiği bazı sularla abdest almaz, bazı elbiselerde ve bazı yerlerde namaz kılmazlar. Fakat, meselâ bir mala sahip olmaya çalışırken, onun haram olabileceği konusunda titizlik göstermezler; hatta haram olduğu kuvvetle muhtemel bile olsa, te’vil (naslarda yer alan bir lafza taşıdığı muhtemel mânalardan birini tercih edip yükleme) yoluna sapıp onu kendilerine helâl ederler. Halbuki, önceki titizliği burada gösterseler, ashâb siretine daha çok yaklaşmış olurlar. Çünkü onlar (ashâb), özellikle haram konularında titizlik gösterirlerdi.

Bazıları, niyette gereksiz olan vesvese göstermeyi önemli sayarlar. Bu yüzden, uzun uzadıya niyet getirir ve onu bir çok kere tekrar ederler. Fakat namaza girdikten sonra, ALLAH Teâlâ’nın huzurunda olduklarını unutmakta sakınca görmezler.

24. Tevbe: Şeytanın, "ALLAH senin yapacağın eksik tevbeyi kabul etmez." tarzındaki vesveselerine aldırılmamalıdır. Çünkü şeytan, insanı iki şekilde ALLAH Teâlâ'ya kulluk ve itaatten uzaklaştırmaya çalışır. Önce ona, "Tâat ve ibadete ne gerek var? ALLAH buna muhtaç mıdır?" der. Bu vesveseyi tutturamazsa o zaman da, "İbâdet ve tâatin ölçüleri ağırdır. Sen bu ölçülere göre ne ibadet, ne de tevbe edebilirsin. Onun için, kendini boşuna yorma." der. Halbuki ALLAH Teâlâ önce:"ALLAH'a hakkıyla kulluk edin." (Al-i İmrân, 102) buyurarak kulluğun ideâl şeklini göstermiş, daha sonra da: "ALLAH'a gücünüz nisbetinde kulluk edin." (Teğabun, 16) diyerek kulluk ölçüsünü herkesin seviyesine indirmiştir.

ALLAH Rasûlü (sa) da şunu söylemiştir: "Size bir şey yasakladığım zaman ondan uzak durun. Size bir şey emrettiğim zaman ise, onu gücünüz nisbetinde yerine getirin." Bu gerçek, "Bir işin bütünü yapılamazsa, onun bütünü terk de edilmez." sözüyle de formüle edilmiştir. Gerçek bu olunca, tevbe etmek de diğer ibadet ve hayır işleri gibi, ne ölçüde olursa olsun yararlı ve faydalıdır.

25. Sabır: Vesveseleri (gereksiz veya zararlı düşünce ve hatıraları) def edip kalb ve zihni onlara karşı korumak da sabır ister. Vesveseler de haram şehvetler gibi, şeytanın dürtüleri, kalb ve zihnin duruluğunu bulandıran lüzumsuz meşguliyetlerdir. Bunları defetmenin yolu ise sürekli zikir ve tefekkürdür. Zikir ALLAH Teâlâ ile ünsiyeti, tefekkür O'nu tanımayı (marifeti), bu da O'nu sevmeyi (muhabbeti) verir.

Kalb ve zihni meşgul eden vesveseler (endişeler, korkular vs.), dünya işlerini çoğaltmanın ürünleridir. Bu sebeple, vesveselerden kurtulmak için, bu işleri normal seviyesine indirmek ve ALLAH Teâlâ'ya tevekkül etmek lâzımdır. Dünya iş ve meşguliyetini çoğaltıp bataklık hâline getirenler ise, sivrisinek hükmünde olan vesveselerden kurtulamazlar.

26. Korku ve Ümit: Yahya İbni Muâz şöyle demiştir: "Yalnız korku ile ibadet eden bir kimsede vesvese çoğalır. Yalnız ümit ile ibadet eden bir kimsede de aldırmazlık oluşur. Onun için, ibadette korku ve ümidi birleştirmek lâzımdır."

27. Tevekkül ve Çalışmak: Bir kimsenin kalbi zayıf olduğu için, malın yokluğu hâlinde vesvese, endişe ve korkuya kapılır veya halktan bir şey bekler hâle gelirse, bu kimse için kalbini teskin edecek ve halktan beklentisini kesecek miktarda mal ve zahire bulundurmak daha iyidir.

28. Kulun ALLAH Teâlâ'yı Sevdiğinin Alâmetleri: Temizlik konusunda vesvese taşıyanlar şunu bilmelidirler ki, eşya temiz olarak yaratılmıştır. Bu itibarla, necasetin varlığı kesin bir şekilde bilinmedikçe, onu sorun haline getirmemek lâzımdır.

Hamd Rabbimize, selatüselam Peygamberimizedir.

Yararlanılan Kaynaklar:



İSLAMDA (KADINLARIN) MİRAS (HAKKI) 020626

Bu yazımızın amacı İslam'da miras paylaşımının önemine, özellikle kadınların ve kızların miras haklarının olduğuna ve bunlara riayet ed...