ilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

Şiilik, Alevilik 260426

Bu yazıda Şiilik ve Aleviliğin (ki genellikle karıştırılmaktadır) nasıl doğduğu ve ne olduğu hakkında kısa bilgi verilmeye çalışılmıştır. 

Geçmişte Yahudiler (Saul, Pavlos) Hristiyanlıktaki tevhid inancını bozmuş ve İslamiyet konusunda da benzer girişimde (İbn-i Sebe) bulunmuşlardır.

Yahudi olan "Saul" güya Hristiyanlığı kabul ederek "Pavlos" ismini almış ve Hristiyanlıktaki tevhid inancını bozmuştur.

Yine Yahudi olan Abdullah İbn-i Sebe, güya müslüman olmuş ve müslüman gibi davranmıştır. 

İbni Sebe müslümanlar arasında fitne sokmak için her fırsatı değerlendirmiş ve bu yönde olağanüstü bir gayret göstererek, kiminin makam ve mevki, kiminin şahsi garez, kiminin soy sop üstünlüğü duygularını kullanmış, Haşimilik Emevilik rekabetini körüklemiştir.

1. Şiilik

İbn-i Sebe İslam dünyasını gezerek oralardaki fitne ateşleri yakmaya çalışmış ve olanları körüklemiştir. 

İbn-i Sebe Şiiliğin ilk çekirdeği olan Sebeiyye mezhebini kurmuş, Hz. Osman'ın katledilmesinde aktif sol üstlenmiştir. Hz Osman'ı katleden kişi de (El Gafiki) isimli Yemenli bir Yahudi'dir. 

Bir yandan Emevîleri, diğer yandan hazreti Ali taraftarlarını kışkırtmış, ve Cemel vakasının olması için zemin hazırlamıştır. Hz Ali ve evlatlarını "ilahlar hanedanı" ilan ederek İslam dinini Hristiyanlıkta yaptıkları gibi tevhid esasından saptırmaya tevessül etmiştir. Hz Ali onu İran tarafına sürgün etmiş, taraftarlarına büyük cezalar vermiştir. Ancak ne yazık ki İbn-i Sebe burada rahat durmamıştır. Haricilerden İbn-i Mülcem'e Hz. Ali'yi öldürtmüştür.

Mısır'da Sebeiyye Mezebi'nin kurulmasıyla tohumu atılan şiilik İran'da yeşermiş, gelişmiş ve 20'den fazla fırka türemiştir.

İbn-i Sebe Hz Ali'ye uluhiyet isnad etmiş, o tutmayınca peygamberlik isnad etmiş, o da tutmayınca hilafetin onun hakkı olduğu telkinine kalkışmıştır. Keza sahabe düşmanlığı Yahudilerin tezgahladığı bir oyundur ve bu oyunda başrolü oynayan da İbn-i Sebe'dir.

2. Alevilik:

Alevilik aslında bir fırka veya mezhep değildir. 

Timur zamanında İran'ın Erdebil şehrinde Al-i beytin muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır. Timur, Ankara Savaşı'ndan sonra Anadolu'dan götürdüğü 30 bin kadar esiri bu şehre yerleştirmiştir. 

Erdebil'de Timur'un saygı duyduğu bir şeyh vardı. Timur ara sıra bu şeyhi ziyaret eder isteklerini sorardı. Yine böyle bir sual eylediğinde Erdebil Şeyhi buraya getirilen 30.000 esirin bırakılmasını istedi. Timur bu isteği kabul ederek esirleri bıraktı. 

Serbest bırakılıp Anadolu'ya dönen Türkmenlerin bu Şeyhe ve akabinde bu Şeyin oğullarına dolayısıyla Hz Ali'ye muhabbetleri arttı. İrtibatları kesilmedi Anadolu'dan sürekli hediyeler (hatta vergi) gönderdiler, bu durum Şah İsmail ve Çaldıran savaşına kadar devam etti.

Detaylar yararlanılan kaynaktadır.

(Yararlanılan kaynak: Alevilik nedir? Mehmed Kırkıncı - Zafer Yayınları).





2 Mart 2026 Pazartesi

Demirözü-Togaje'nin Din Alimleri 020326:

"x" hesabında bir kişinin "1936 yılında Arapça tedrisat yaptıkları gerekçesi ile Demirözü köyünden iki kişi hakkında adli işlem yapıldığına ilişkin paylaşımı"nı görünce, Demirözü köyünde yani Togaje'de din alimleri var mıydı? Varsa bunlar kimlerdi? Nerede eğitim almışlardı? Bunlardan eğitim alanlar var mıydı? 1936 yılında 22 Aralık köyde kışın en sert olduğu dönemler, Yıldızeli de 60 km uzaklıkta, yol da yok, öyle ise kışın ortasında niçin böyle bir işlem yapıldı? İhbar eden mi oldu? Kuran okumak, öğrenmek, öğretmek suç muydu? Öyle ise niçin? şeklinde devam eden türlü sorular aklımıza geldi. Kimisine cevap bulduk kimisine bulamadık. 

Aşağıda 1936 yılında Arapça öğretim yaptıkları için haklarında işlem yapılan iki hocadan ile ilgili paylaşım ve bunu destekleyen belgelere, bu konuya ilişkin verilen bilgiler ile Demirözü köyü yani Togaje'de yetişmiş din alimlerinin isimlerine yer verilmiştir.

1. X hesabında 01.03.2026 da yapılan paylaşım:

"1 - Sivas'ın Yıldızlı kazasının Demirözü köyünden Molla Geri ve Ebubekir'in köy çocuklarına Arapça tedrisatta bulundukları tesbit edilerek adliyeye sevkedildikleri 22/12/936 tarihinde haber alınmıştır." paylaşımın devamında da buna habere ilişkin belge yer almakta idi (Ek:1). Paylaşımı yapan da Mert Efe Keleş isimli bir x kullanıcısı.

2. Konuya ilişkin sunulan bilgiler:

Bu konuyu hiç duymamıştım, hayli ilginç geldi. Konuyu Demirözlülere duyurdum. İki kişiden gelen mesajlar şu şekilde.

"Molla Geri, Abuzer amcaların babaları, Ebubekir Yemiş Hoca dedikleri bunlar haftada iki defa kışın Yıldızeli'ne imzaya gitmek zorunda  bırakıldı Kuran öğrettikleri için ben Dedemden duydum. Rabbim rahmet eylesin mekanları cennet olsun inşallah  bir cümle geçmişimizi de" (Namuk Ekinci).

"Evet abi babam ve amcalarım da anlatmıştı bu olayları. Kışın git gel çok zor olunca da Ilıca da kalıyorlarmış" (Özkan Duman).

"Molla Geri dediği Soh sülalesinden Soh Geri ben onun Osmanlıca yazdığı bir baş sağlığı mektubuna ulaşmıştım, süper güzel bir hattı vardı. Mektubu nereye koyduğumu kaç yıldır bulamıyorum . Ayrıca onun Arapça fıkıh derslerinde istifade ettiği kitaplardan bir tanesi buldum el yazması ve elimde mevcut..Mekanları cennet olsun." (Hayrullah Aydın).

"Babam ve amcamlardan SOH GERİ olarak duydum hep. Ama kimliğinde KERİM olarak yazılıydı sanırım. Rahmetli babamın emeklilik işlemlerinde GERİ, KERİM ve KEREM oğlu Kemal Duman adı ile kayıtları çıkmıştı ve SSK dan köyümüzde KEREM ve GERİ oğlu Kemal Duman adında birinin bulunmadığına dair muhtarlıktan ve Nüfus Müdürlüğünden bir yazı almamızı istemişlerdi.

Rahmetlik dedem Soh Geri Hoca ile Yemiş Hocanın birlikte yakalanıp Yıldızeli (o zamanlar YENİHAN adı) ilçesine bir kış boyunca ve defaatle mahkemeye gittiklerini anlatmıştı amcalarım." (Hakan Duman).

3.Demirözü-Togaje'nin geçmişte yaşamış din alimleri:

"Zekeriya Efendi (...)
İsmail Efendi (Sosren)
Hayrullah Efendi (Sosren)
Ebubekir Efendi (Yemiş)
Molla Geri Efendi (Soh)
Gazihan Efendi (Heymaşe)
Hacı Mehmet Efendi (Kumuk)
Vehbi Efendi (Kumuk)
Mesud Efendi (Zuğane)
Hasan Efendi (Zuğane)
Hacı İsmail Efendi (Aşın)
... Hoca Efendi (Bek'e)
... Hoca Efendi (Karden)" (Namuk Ekinci).

Rabbimden cümlesine rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun inşallah. 
Gençler araştırmaya muhtaç bir konu bilginize ilginize...
(Ek:1):







13 Ekim 2025 Pazartesi

"Eski harfli Türkçe Matematik Biyo-Bibliyografyası 1900-1928" - 131025:

"Eski harfli Türkçe Matematik Biyo-Bibliyografyası 1900 1928*" isimli bu kıymetli eser, eski komşum Melek hanım tarafından tarafıma iletilince çok memnun oldum. iktisat fakültesinde yüksek matematik dersleri de aldığım için ilgimi çekti. Kitapta çok kıymetli fikirler gördüm. Sizlerle de bu eserle ilgili gözlemlerimi paylaşmak istedim. 

Eser 974 sayfadan müteşekkil. Eserin ön sözünde, bu eserin Osmanlı dönemi boyunca kaleme alınmış matematik eserleri ve yazarlarını incelenmesi hedeflenen çalışmanın, 1900 ila 1928 yılları arasında kapsayan ilk bölümü olduğu ifade ediliyor ve geriye doğru diğer yüzyıllara da kapsayacak devamının geleceği belirtiliyor. 

Eserde 71 yazara ait 238 kitap inceleniyor, yazarlar ve eserleri hakkında kısa bilgiler veriliyor. Esere konu bazı kitapların ön sözlerinde dönemin bilim ve teknoloji anlayışını yansıtan yaklaşımlar olduğu bilgileri var. 

Eserde incelenen kitapların önemli bir kısmı ders kitabı şeklinde ilkokul ortaokul lise üniversite öğretmen okulu ticaret mektebi mühendislik okulu maliye memurları mektebi gibi eğitim kurumlarında okutulmak üzere telife tercüme edilmiş eserler. 

Bu eserlerde cebir, hesap, geometri, mantık, yüksek matematik, istatistik, trigonometri, tasarım geometri, muhasebe, aritmetik, 4 işlem, çarpım tablosu, analitik geometri, sentetik geometri, perspektifle logaritma, sürgülü hesap cetveli, olasılık, finans ve ticaret, matematik hesap oyunları, bankacılık, ticari hesap, faiz, borsa hesapları, defter tutma alanlarını konu almaktadır.

Esere konu kitapların bazısının ön sözlerinde yazarlar yaşadıkları döneme ilişkin bilgiler de vermektedirler. Bazı yazarlar özellikle matematiğin sevdirilmesine yönelik çok değerli fikirler beyan etmişlerdir. 

Kimi yazar Osmanlı dönemindeki geri kalmışlığın İslam'a bağlamanın yanlışlığına işaret etmiş, çalışma ve gayret eksikliği olduğunu söylemişlerdir. 

Eserde dönemin okulları hakkında da bilgi vermektedir bunlar örnek olarak; Beyazıt Rüştiyesi, Mekteb-i Mülkiye, Mektebi İdadiye, Darülfünun (İstanbul üniversitesi),  İTÜ nün öncüleri olan Yüksek mühendis mektebi ve Mühendis mektebi ali, Darül muallimini Aliye, Darüşşafaka, Numuneyi Terakki, Şems'ü maarif mektebi, Hamidiye ticaret mektebi ali, Bahriye-i Şahane mektebi gibi okul sayılabilir.

Bu bilgiler günümüz ders kitaplarında çok okutulmayan bilgilerdir. Zira sanki Osmanlı döneminde hiçbir okul yokmuş bu ilimler okutulmuyormuş gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa matematik üzerine yazılmış bu kitaplardan anlaşılıyor ki Osmanlı döneminde de çok ileri ilim bilim dersleri okutulmaktadır: Bu eserlerin bazısı köy okullarına yöneliktir.

Bu eserde dikkatimi çeken bir isim "Salih Zeki'dir. 1864 ile 1921 arasında yaşamıştır. Eserde 39 kitabına yer verilmiştir. Bu kitaplarda çok kıymetli fikirler serdetmiş. Matematiğin öğretimi ve matematiğin tarihi ile ilgili çok kıymetli fikirler sarf etmiş, matematikle ilgili konferanslar vermiş, Darülfünun umumi müdürlüğü yapmış, Halide Edip Adıvar dahil 3 evlilik yapmış, genç yaşta vefat etmiştir. 

Bunu niçin söylüyorum özellikle matematik öğretmenleri eğer ulaşabiliyorlarsa bu esere mutlaka göz atsınlar! Matematiğin sevdirilmesi, öğrenilmesi ve kullanılması ile ilgili güzel fikirler var. Zira o dönemin bilim adamları bunlara kafa yormuşlar, bunlardan yararlanmak gerekir. Özellikle matematik zor, matematik öğrenemeyeceğim ön yargısını kırmak açısından bu kaynaklardan yararlanabilir. Matematik öğretmenlerine bunu önerebilirim. 

Kitapta matematikle (riyaziye) ile ilgili hemen hemen her konuda eserlere rastlanıyor; geometri yani hendese, küre, koni, silindir mühendisliği, mücesseme yani uzay geometrisi, hendese-i halliye yani analitik geometri, cebir, zihinden işlem, karekök, faiz, elips, çokgenler, topografya, harita, doğrular, paralel doğrular, yay, kiriş, daire, düzgün dörtgenler, esnaflara mahsus hesaplar, köprü inşaatlarına ilişkin hesaplar, hesabı ihtimali yani olasılık hesapları, bankacılık, açılar, teğet, ölçü birimleri, Osmanlı ve batı ölçü birimleri ve bunların mukayesesi, trigonometri, logaritma bunlara örnektir.

Savaş döneminde dahi matematikle ilgili eserlerin verildiğini görüyoruz.

Yani Osmanlı döneminde de bu konuda hayli ileride olunduğu, modern matematik eğitiminin Osmanlı döneminde de çok yaygın olduğu yukarıda saydığımız okul isimlerinden ve kitaplardan anlaşılmaktadır.

Yine matematik alanında gelişme kaydetmek için hakikaten matematiği seven ve sevdirmek isteyenlerin başvurabileceği kıymetli bir eserde emeği geçenlere teşekkür ederiz devamını bekleriz.

*Biyo-bibliyografya: kaynaklar hakkında tanımlayıcı ve değerlendirici yorumlar içeren bir bibliyografyadır.



25 Nisan 2025 Cuma

ÜLKEMİZİN BAZI TEMEL PROBLEMLERİ 250425:

Türkiye kalkınmanın kulvarına girmiş ve epeyce yol almış iken, kalkınmanın tamamlanmaması için, geçmişte olduğu gibi yine birileri ve/veya bir takım görünmeyen eller devreye girmektedir. 

Geçmişteki kalkınma hamleleri; kimi zaman kalkınma yolunda ilerleme sağlanan sektörler/alanlar sekteye uğratılarak, kimi zaman girişimciler engellenerek, kimi zaman itibarsızlaştırılarak, kimiz zaman ticaret yasağı getirilerek, kimi zaman kaos ve anarşi ortamları oluşturularak, kimi zaman darbe yapılarak engellenmiştir. 

Bu engellemelere zemin oluşturmak için önce YALAN ve ALGILARA başvurulmakta akabinde ise fırsat bulunan her uygun ortam kaosa çevrilmek istenilmektedir. 

Şimdilerde de aynı yöntemler denenmektedir.

Peki ne yapmak gerekir

Devlet, kurumlar, halk ve vatandaşların bu durumların da farkında olmalıdır. 

Dünya siyaseti iyi izlenmeli, istihbarat, bilgi sahibi olma, ona göre tedbirler alma, yozlaşma hastalığına kapılmadan ilk günkü gibi işini şevkle yapma önceliklenmelidir. 

Kurum ve sistemde aksayan veya hastalıklı alanlar tedavi edilmelidir. 

Birlik şuuru ile hareket edilmeli, algı ve yalanlara, fısıltı haberlerine itibar edilmemelidir. 

İstihbarat yoluyla etki ajanlığı alanlarının oluşması engellenmelidir. 

Doğru haber kanalları rehavete kapılmadan, sürekli yenilenerek üstlerine düşeni yapmalıdırlar. 

Bazıları kamuoyunda da gündem olan ve dikkatimizi çeken, tekrar eden ve önemli gördüğümüz konulardan bazılarına dikkat çekmek isteriz:

1.Yalan! Algı! Dezenformasyon! Tarihte okuduk! Yalan haberler fısıltı gazetesi denen söylenti yoluyla çok çabuk yayılmakta algılar gerçeğin önüne geçebilmekte, pek çok hizmet ve başarıyı gölgeleyebilmektedir. 

Bu gölgeleme olduğu sürece, ne yapılırsa yapılsın bırak takdir etmeyi ağzıyla kuş tutanlar dahi eleştirilmektedir. 

Yalan ve algının gerçeğin önüne geçmesi üzüntü vericidir ve zarar vericidir. 

Özellikle yalan ve algı siyaseti boşa düşürülmelidir. 

Aksi takdirde ülke hatta İmparatorlukların felaketiyle sonuçlanabilmektedir. 

Yalan, algı ve dezenformasyonla etkili olarak mücadele edilmelidir. 

Bu mücadele yöntemlerinden bazıları; sağlıklı haber kanallarının oluşturulması, üretmektir, başarıya başarı katmaktır, özellikle belli merkezlerden yayılan yalan haberleri önleyecek istihbarat ve buna göre tedbirler almaktır!

2.Cezasızlık algısı! Yapanın yanına kalıyor algısı! Bu algılar, yasaların mutlak suretle uygulanması, cezalara indirim veya af getirileceği beklentisinin yıkılması, yani infaz ve uygulamanın tam yapılması ile  yok edilebilir.

3.Tedbirsizlik! Gelişmiş ülkelerde olmayan kazaların çokça olması! Tabii ki bunun sebebi yasal bir düzenleme varsa bunlara uyulmaması ve/veya tedbirsizliktir! 

Tedbir almayıp "nasılsa bir şey olmaz, bize bir şey olmaz" söylem ve düşünceleriyle hareket edip, bir kaza olduğunda da "ya böyle olacağını düşünmemiştik", "daha önce hiç olmamıştı" gibi tamamen boş bahane ve söylemler çare değildir

Çare olan; yasalara uyulması, yasaların uygulanması ve tedbirsiz iş yapmayacak bir zihniyetin oluşturulmasıdır.

4.Uzun Dava Süreçleri! Mahkemelerde dava süreçlerinin çok uzun sürmesi! Süre uzadıkça dosyalar kabarmakta, savcı ve/veya hakim değişmekte, süreçler tekrar yaşanmaktadır. 

Adaletin gecikmeden tesis edilmesi için tedbirler alınmalıdır. 

Davaları azaltacak ve davaların kısa sürede adil bir şekilde karara bağlanması için tedbirler alınmalıdır. 

Belki de bu tedbirlerden biri de "adalet şurası" yapıp esaslı bir "yargı reformu" yapılmasıdır.

5.Vergi Adaletsizliği! Tüketim ile gelir beyanı arasındaki muazzam orantısızlık çok açık olduğu halde, vergi denetimleri ve uygulamaları ile bu konular yeterince ortaya çıkmamakta vergi olarak kamuya dönmemektedir. 

Bu orantısızlık mali denetim tarafından dikkate alınmalıdır. Ticari işletmelerde "biri gerçek biri resmi iki adet muhasebe sistemi işliyor" konusu olgu ise gereği yapılmalı, algı ise bu algı kırılmalıdır. 

Vergi reformu bir ihtiyaçtır. 

Bu reform yaygın ve gönüllü ödemeyi teşvik edecek düşük vergi oranları, vergi mükellefi ile birlikte muhasebecisinin müteselsilen sorumlu tutulması, risk analizi bazlı denetim gibi konuları da içermelidir. 

6.Liyakatsizlik! Liyakati olmayan kişilerin belli görevlilere seçilmesi veya atanması! Bunda seçenin ve atayanlar kadar, seçilenin ve atananın da vebali vardır! O halde çeşitli görev ve vazifelere talip olanlar ehliyetlerine göre talepte bulunmalı, bu talepleri değerlendirenler de bu hususu gözetmelidirler. 

Liyakat denince genelde bürokrasi akla gelse de siyaset ve her alanda söz konusudur. Sicillerinde hiç bir başarı olmayan kişilere bürokrasi, siyaset vb hiç bir alanda prim verilmemelidir. 

Bu kişiler de kendilerine beş on beden büyük elbise giymeye kalkmamalıdırlar. Yapamayacakları makamlara talip olmamalıdırlar. Önce olumlu yaptıkları işlerle kendilerini ispatlamalıdırlar.

Liyakatsizliklerini lobi faaliyetleri, sloganlarla vb bir şekilde kapatma, çeşitli kavram veya sloganları kendine kalkan yapma çabası güdenlere itibar edilmemelidir.

7.Gizli işsizlik! Maalesef çalışıyorum veya işe gidiyorum deyip çalıştığı kurum veya şirkete hiçbir katkısı olmayan sadece maliyet yükleyen kişiler az değildir. 

Bunlar mutlaka üretken hale getirilmelidir. 

Bunun için kişilerin vicdani muhasebe ve denetim yapmalarını sağlayacak farkındalık eğitimleri yapılabileceği gibi performans esaslı ücret verme gibi konular da düşünülmelidir.

8.Verimsizlik! Verimlilik konusu imalat, sanayi, tarım, bürokrasi (askeri, yargı, sivil), siyaset, gibi hayatın her alanında hayatımıza girmelidir. 

Şayet bir fabrika ise üretmek yetmez, sürdürülebilir olması için; üretim verimli mi, verimsiz mi ona bakmak gerekir. Siyaset te öyledir. 

Bürokrasi ise yapılan işler, vizyona ve çıktısına, tarım ise harcanan ile elde edilen ürüne, keza hayvancılık, keza sulama yatırımları her alanda maliyet fayda analizi mutlaka yapılmalıdır. 

Bunun için ölçülemeyenleri de ölçülebilir hale getirerek maliyet çıktı hesabı mutlaka yapılmalı ve verimliliği arttıracak adımlar atılmalıdır.

9.Ahlaki Yozlaşma! Maalesef eğitimsizlikten veya sorumsuzluktan veya yozlaşmadan veya şımarıklıktan veya şükürsüzlükten veya hasetten veya kıskançlıktan veya hırstan veya kibirden veya tamahtan veya bilmediğimiz bir şeyden kaynaklanan bir ahlak zafiyeti var! 

Bu zafiyet bireysel, aile, toplumsal, ticari, eğitim, siyasal vb hemen hemen her alanda bir şekilde tezahür ediyor. Ahlaki yozlaşma israfı, sorumsuzluğu, farkındasızlığı kısaca her alanda yozlaşmayı getirmektedir! 

Misal enflasyonist ortamı körükleyerek bundan rant elde etme çabasında olmak, keyfi zam yapmak, stokçuluk, fırsatçılık ticari ahlak zafiyetidir.

Keza Batının aparatı olan veya batının aparatlarının hamiliğini yapan siyasi partilerin veya siyasetçilerin ortaya çıkması yozlaşmanın işaretidir.

Her şeyden şikayetlenme ve şikayet döngüsü ahlaki yozlaşma belirtisidir.

Tekeri çevirmediği halde çeviriyormuş gibi yapmak üretmediği halde üretiyormuş gibi yapmak ahlaki yozlaşmanın tezahürüdür.

Ahlaki değerlerin tesisi aile, okul, çevre alanlarında ve bireysel anlamda ihmal edilmemelidir.

10.Öz güvensizlik! Yıllarca toplumun özgüveni; "biz yapamayız", "biz üretemeyiz", "biz başaramayız", "bizden bir şey olmaz" gibi algılar ile törpülenmiştir.
 
Oysa bir şey icat etmek, yapmak, üretmek, başarmak ve bir şey olmak kimsenin, hiçbir ülkenin, hiçbir devletin tekelinde değildir. 

Bir şey icat edenler, yapanlar, başaranlar, bir şey olanlar; çalışanlardır, çabalayanlardır, gayret gösterenlerdir. 

O halde ihtiyacımız olan her türlü akıl ve beden tembelliğini terk edip çalışmak, gayret etmek, çabalamaktır. Elde edilecek başarılar öz güveni yeniden getirecektir. Tarihi misyonu tekrar kazandıracaktır. 

Bütün bu olumsuzluklar maddi ve manevi kalkınma ile aşılacaktır. Kalkınma bu tür olumsuzlukları tümden yok etmese dahi minimuma indirecektir.

Konuya ilişkin aşağıda başlıkları verilenler ile diğer yazılarımız https://alinural.blogspot.com/ blog adresindedir.

1.Terk edilmeli! 120225
2.Zamlara "Standart Oran" Önerisi! 170125
3.Sessiz Reformlar ve İtibarsızlaştırma Söylemleri 140824
4.Tasarruf tedbirleri 180524
5.SADELİK 031223
6.Fitnecilik, Fesatçılık, Psikolojik Harp! 090923
7.Çünkü KALKINMA gibi bir beklentimiz var 240723
8.Ahlâk 120723
9.Avrupa Birliği (AB)! 210423
10.Sanayide üretimleri engellenenler! 170323
11.Çözüm, çözüm odaklı olmak 131122
12.Adalet 041122
13.Kalkınma-II 271022
14.Liyakat (yine, yeniden, her zaman) 181022
15.Üretim! Üretim! Üretim! 061022
16.İstihbarat! 090822
17.Ekonomide zam terörü 020422
18.Değerlere yabancılaşma, yabancılaştırma! 110322
19.“Efendim Yukarısı İstemiyor! (mu?)” 250222
20.Zihinsel Dönüşüm 280122
21.Vergi reformu 271221
22.Verimlilik 231221
23.Kurum ve Liyakat (Yükselme, Duraklama, Gerileme) 121021
24.Yönlendirme ve Algılara Dikkat! 051021






29 Mart 2025 Cumartesi

CAMİ ADABI ve "MESCİTLERDEKİ MÜNKERLER" 290325:

Bu yazımızda "cami adabı ve camide karşılaşılan bazı hoş olmayan tavırlar" ile İmam Gazali'nin İhyası'nda yer bulan "mescitteki münkerler"e iki başlık altında yer verdik. 

Her mekanın kendine özgü ve kuralları vardır, bunların kimisi yazılıdır kimisi yazılı değildir. Bu çerçevede camide bulunmanın ve cami de ibadet etmenin bir adabı vardır. Dinimiz İslam'a göre Allah'ın evleridir buralar. Temiz olması, temiz tutulması bakımlı olması gerekir. Huşunun, huzurun yok edilmemesi gerekir. Bunları yok edecek davranışlardan kaçınılması gerekir. Orada görev yapanların görevlerinin hakkını vermeleri gerekir. 

I. Camilerdeki davranışlarla ilgili bazı gözlemlerimiz:
1-Caminin içinde Kur'an okunuyor vaaz veriliyor ama içeride bir kaç kişi var, caminin bahçesinde sohbetler gruplar çokça, oysa nasiplenmek gerekir sevap biriktirmek gerekir. 

2-Caminin içinde elbiseye yapışmış çamur ve benzeri şeyler temizleniyor, saçlar bıyıklar sakallar caminin içinde sürekli elle kurcalanıyor, tabii ki göze batmasa da halılara bir şeyler dökülüyor. Elde tesbih veya zikirmatik taşınması bunlarla meşgul olması daha hoştur.

3-Cami içinde ibadet edenler varken sohbet yap yapanlar oluyor ve bu ibadet yapanların dikkatini mutlaka bozuyor.

4-Bazıları çocuk ve/veya torunlarını camiye getirip adeta "saldım camiye mevlam kayıra" anlayışı ile tamamen serbest bırakılıyor. Bunlar camide ibadet edenlerin tabii ki huzurunu bozuyor. 

5-Cami bahçesinde sigara içiliyor, bazısı sigarayı söndürüp üzerine sinmiş ve nefesi ne bulaşmış sigara kokusu ile camiye giriyor. Bu kokular ise yanında durduğu kişi ve kişileri rahatsız ediyor.

6-Sarmısaklı ve bu türden yemek yiyip camiye gelenler yine yanına durduğu kişileri çok kötü rahatsız ediyor. Bu konudaki hadisi uygulamak gerekir. Nane, karanfil vb çiğnenmesi denenebilir.

7-Neredeyse tüm camilerdeki halılar, safların düzgün olmasını sağlayacak şekilde, ayakla durulacak ve secde konulacak yerler bellidir. Ancak sünnet namazlarda her nedense bazıları secde konulacak yerler durup namaz kılmaktadırlar. Halılardaki belli edilmiş yerlerin gözetilmesi, yani ayakta durulacak ve secde edilecek yerlere dikkat edilmesi daha yakışandır. 

8-Caminin önemli bir kısmı dolmuş iken sonradan gelip safları yara yara en öne gidenler cemaati rahatsız etmektedir. Şayet on safta durmayı çok önemsiyorsa erken gelmesi, aksi takdirde ilk boş yerde durması daha şıktır. 

9-Özellikle cuma günleri  en ön safta farz namazını kıldıktan sonra safları yara yara camiden çıkma çabası cemaati rahatsız etmektedir. Eğer camiden erken çıkma niyeti varsa en ön safta değil en arka saflarda yer alması daha şıktır.

10-Camiye çok dar kıyafetler veya rüku secde ederken vücudunu gösterecek şekilde kıyafetler giyilmesi de göz huzurunu bozmaktadır. Cami için uygun kıyafetlerin giyilmesi bu konudaki hadislere uyulması gerekir.

11-Çıplak ayakla veya çok temiz olmayan çoraplarla veya ıslak çoraplarla veya ıslak ayaklarla veya üstü ıslanmış kıyafetlerle camiye girilmesi hoş görüntü vermemektedir.
 
12-Cami içerisindeki yaslanılabilecek yerlere yaslanarak ayaklarını uzatacak şekilde camiye gireni çıkanı gözler türdeki bazı oturuş şekilleri hoş bir görüntü vermemektedir. Huşuyla ve yayılmadan oturup zikir çekilmesi tesbih çekilmesi dua edilmesi daha hoş bir görüntü verir.

13.Cami içinde esnerken veya öksürürken ağzını kapatmak nezaket gereği ve yanında mendil bulundurmak da ihtiyaçtandır.

II.İmam Gazali'nin İhya'sında mescidlerde münker olarak sayılmış hususlar:

"Münker" kelimesi sözlükte "bilinmeyen, tanınmayan, kabul edilmeyen, çirkin, kötü, yadırganan şey" demektir. Münker marufun yani iyiliğin zıddıdır. Dini bir kavram olarak da Allah'ın razı olmadığı, İslamın çirkin, kötü, suç, günah ve haram olarak bildirdiği davranışları ifade eder. (diyanet .gov.tr).

"1- Yanlış ve eksik namaz kılmak. Mescidlerde özellikle rükû', itidal, secdeler ve secdeler arasındaki oturuşta da tuma'nine yapmayanlara şâhid olunur. (İtidal, rukûdan sonraki kalkış hâlidir. Tuma'nine, biraz durmaktır. Hanefî mezhebine göre tuma'nine sünnettir.). Halbuki Şafiî mezhebine göre namazın bu yerlerinde tuma'nine rükündür ve onun terk edilmesiyle namaz bozulur. Bu sebeple, namazı bu şekilde eksik kılan Şâfiîleri uyarmak ve bilgilendirmek vaciptir.

2- Kıbleye yanlış durmak.

3- Gerek namazın içinde ve gerekse onun dışında Kur’ân'ı yanlış okumak.

4- Namaz kılanın beden veya elbisesinde necaset bulunması.

5- Ezan ve kamet lâfızlarını mânayı bozacak şekilde çok uzatmak.

6- "Hayye ale"lerde göğsünü kıbleden çevirmek.

7- Sabah ezanını şafaktan önce okumak. ALLAH Rasûlü döneminde sabah için iki ezan okunurdu. Bilâl (ra) bunu şafaktan önce, ÂbdULLAH İbni Ummi Mektûm (ra) da, şafak söktükten sonra okurdu. Ancak çevredeki ashâb, bunların seslerini tanıdıkları için, sahur yemek ve namaz kılmak vakitlerini karıştırmazlardı. Her yerde şartlar bu şekilde oluşmadığı için, şafaktan önce ezan okumak oruç ve namaz konusunda karışıklık ve yanlışlıklara sebep olabilir.

8- İmam ve hatiplerin devamlı olarak siyah cübbe (veya sarık) giymeleri. Siyah renkli şeyler giymek haram değildir. Ancak evlâ olan, bu şeyleri giymemektir. ALLAH yanında renklerin en sevimlisi beyaz renktir. Siyah renk ise manen karamsarlığı, maddeten de kirliliği ifade eder.

9- Va'z ve hutbe'de günahlara karşı cür'et kazandıracak tarzda konuşma yapmak. Bazı konuşmacılar sadece ALLAH Teâlâ'nın geniş olan affını anlatırlar. Halbuki, ALLAH Teâlâ’nın kendisi hem affından, hem de azabından birlikte bahsetmiştir. Kur'ân-ı Kerim'in başından sonuna kadar rahmet ve azap âyetleri birlikte zikredilmişlerdir. ALLAH Teâlâ, kendisini de şöyle tanıtmıştır: "Kullarıma haber ver ki, ben mağfiret ve merhamet sahibiyim, azabım da en çok elem veren azaptır." (Hicr, 51). Bu sebeple, yalnızca ALLAH Teâlâ'nın rahmetini anlatmak eksik bir anlatımdır. Bu eksik anlatım kalplerdeki azap korkusunu azaltmak suretiyle günahlara karşı rağbeti arttırır. Bazı konuşmacılar da, ALLAH Teâlâ'ya cennet ümidi ve cehennem korkusuyla değil, O'nun zâtı için ibadet edilmesi gerektiğini telkin ederler. Bu telkin de yanlıştır. Çünkü halkın büyük kısmı ALLAH Teâlâ'ya O'nun zâtı için ibadet edebilecek seviyede değildirler. Bu seviye ilim ve amelde ilerlemiş kâmil müminlerin seviyesidir. Bu müminler cennet ve cehennemin üstünde ALLAH Teâlâ'nın azametini ve ibadete liyâkatini görürler ve O'na bu şekilde ibadet ve kulluk ederler. Bu sebeple, bu seviyede olmayan halkın büyük çoğunluğunun kalbindeki cennet ümidi ve cehennem korkusu da silinirse, bu insanlar artık rahatlıkla günah işleyip itaatsızlık yapabilirler. Bunlara bu yolu açmak ise vebaldir. Esasen bu yöntemi çoğunlukla zındıklar kullanırlar. Gizli din düşmanı olan zındıklar, halkı açıkça günah işlemeye davet edemedikleri için, suret-i haktan görünerek aynı sonuca ulaştıran bu yöntemi kullanırlar. Bu yöntem, aynı zamanda ALLAH ve Rasûlü’nün kullandıkları yöntemi hafife almak ve beğenmemektir. Çünkü ALLAH ve Rasûlü, insanları cennet ümidi ve cehennem korkusuyla da itaate davet etmişlerdir. 

(İslâm sevgi dinidir, onun için korku yerine ALLAH Teâla'yı sevmek gerektiği yolunda yapılan telkinler de yanlıştırlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'de müminlerin ALLAH Teâlâ'yı sevmeleriyle ilgili toplam dört âyet varken (Bakara, 156; Al-i İmrân; 31, Mâide; 54, Meryem, 96), O'ndan korkmaları gerektiğini bildiren ve bunu emreden yüzlerce âyet mevcuttur. Kaldı ki, ALLAH Teâlâ’dan korkmayıp yalnızca O'nu sevmek yeterli olsaydı, O'nu en çok seven, O'nun bütün emirlerini yerine getiren ve günahlardan da tamamıyla masum olan meleklerin korkmamaları câiz olacaktı. Halbuki, ALLAH Teâlâ, meleklerin kendisinden korktuklarını dikkat çekici üsluplarla anlatmıştır. Onun için kim ne dediğini iyi bilmelidir.)

10- Genç erkeğin yalnızca kadınlara namaz kıldırması, Kur'ân okuması ve va'z etmesi. Bunlar da münker işlerdir. Çünkü böyle ortamlarda kötü duygular iyi duygulardan daha fazla uyanırlar.

11- Erkek ve kadınların aynı yerde perdesiz ve birbirlerini görecek bir şekilde namaz kılmaları. Peygamberimiz, kadınlar için evde ve tek başına namaz kılmanın onu mescitte cemaatle kılmaktan daha hayırlı olduğunu söylemiş, fakat bununla birlikte, mescide gitmelerini de menetmemiştir. Fakat, ondan sonraki dönemde Hz. Aişe (ra)’a, kadınları mescide gitmekten menetmiş ve, "ALLAH Rasûlü yeni şartları görseydi, o da menederdi." (Müttefekun aleyh) demiştir.

12- Tecvid kurallarını tatbik etmeyen kimselerin mescitte aşir okumaları.

13- Cuma günleri mescid avlusunun pazar yerine çevrilmesi. Bu durum, haram olmamakla birlikte, mescid giriş ve çıkışında cemaatin dikkatinin dağılmasına ve ibadet huşuunun bozulmasına sebep olur.

14- Çiğ soğan ve sarımsak yemiş kimselerin, bulaşıcı hastalık ve nezle taşıyanların ve her hangi bir şekilde cemaatin huşuunu bozan bir hâli olanların cemaate katılması. Peygamberimiz, "Soğan ve sarımsak yemiş kimseler, cemaatimize yaklaşmasınlar." buyurmuştur.

15- Yeri kirleten ve cemaatin huzurunu kaçıran sarhoş, deli ve çocukların mescide girmeleri. Ancak, büyükleriyle birlikte olan çocuklara bir ölçüde müsamaha göstermek evlâdır."







19 Ekim 2024 Cumartesi

Delaletten Çıkış Yolu 191024

İmam Gazalinin "Dalâletten Çıkış Yolu" (el-Munkız mine’d-Dalâl) kitabını okuyunca, günümüzde gerçeği aradığını söyleyen, arayış içinde olan, tereddüt içinde kalan, bazı konularda bocalayan kişilerin yaşadıklarına cevap verildiğini gördüm. 

Bu sebeple kitabı önermek istedim. 

Çok akıcı olan kitabı bir kaç günde okudum. 

Gazalinin konuları açıklarken kullandığı akıcı üslup ve verdiği örnekler kitabı adeta bitirmeden bıraktırmak istemiyor.

Gazali, bu kitabına, ilimlerin gayesini ve sırlarını, mezheplerin iç yüzlerini, her şeyi sorgulayarak aslını araştırma zirvesine nasıl ulaştığını anlatacağı belirtilerek başlıyor.

Gazali, gerçeği arayanları; kelamcılar, batîniler, filozoflar ve mutasavvıflar olarak dörde ayırıyor. Bunlarla ilgili araştırmalarını ve ulaştığı sonuçlara, peygamberlik hakikatine ilişkin bilgilere bu kitabında yer veriyor.
.
Gazali kitabında; gençliğinin baharından elli yaşını geçtiği döneme kadar korkak ve çekingen değil her problemin ve her zorluğun üzerine korkusuzca atıldığını, her fırkanın inanç eseslarını incelediğini, her grubun mezhebine ilişkin inceliklerini ortaya çıkarmaya çalıştığını, hiçbir batınıyi onun batiniliğinin, hiçbir zahiriyi onun zahiriliğinin, hiçbir filozofu onun felsefesinin ve içyüzünü öğrenmeden bırakmadığını, karşılaştığı her kelamcının kelami görüşünün ve davasının mahiyetini, her sufinin sufiliğinin sır ve inceliklerini araştırdığını, zahitlerin zühd ve ibadet hayatının özünün ne olduğunu öğrenmeye çalıştığını, Allah’ı inkar edenlerin ve O’na ortak koşanların inkar ve şirk cüretlerinin ardındaki sebebi soruşturduğunu belirtmektedir.

Gazali'nin bütün bu araştırmaları, değerlendirmeleri ve ulaştığı sonuçlar kitapta yer almaktadır.

Önerilir.



15 Ekim 2024 Salı

TARTIŞMA ADABI 151024:

Tartışma ile ilgili aşağıdaki yazı İmam Gazalinin İhya’sından alıntıdır. Yazı iki bölümden oluşmaktadır. İlk başlık: I. "Tartışmak", ikinci başlık ise; II. "Dilin/Konuşmanın afetleri “...4. Âfet: Mücâdele Etmek ve Tartışmak" şeklindedir.

Bu alıntıda tartışmanın nasıl yapılacağına ilişkin bilgiler de yer aldığından, yazının başlığına “Tartışma Adabı” demeyi uygun bulduk.

"I. “Tartışmak”:

Akıllı bir kimse isen, kendini bu âlemde ALLAH Teâlâ'nın huzurunda ve yalnız olarak gör ve önündeki ölümü, kıyâmeti, hesaba çekilmeyi, cenneti ve cehennemi düşün. Bu düşünce ve duygularla ebedî kurtuluşun için çalış; kötüleri ve kötülükleri kendin için örnek alma veya mazeret yapma. Doğru ve hak bildiklerini başkalarıyla tartışmak şeklinde değil, onları kendi hayatında tatbik edip âhirete yönelik faydalarını elde etmek şeklinde değerlendir.

ALLAH Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Bir kavim gerçekleri yaşamak için değil, başkalarıyla tartışmak için öğrenirse, dalâlete düşer." (Tirmizî). "ALLAH'ın en çok buğzettiği insan, hakka karşı inatçılık eden ve tartışmayı sevendir." (Müttefekun aleyh).

Bu konuda şunlar da söylenmiştir: "Âhir zamanda amel kapısı kapanır, tartışma kapısı açılır." "Size amel sevdirilmiş, fakat bir zaman gelecek ki, insanlara amel yerine tartışmak sevdirilecektir." "Bir topluma aşırı mantıkçılık ve akılcılık verilirse, onlardan amel alınır."

Bu hal, amelin mantık ve akla aykırı olmasından değil, mantık ve aklın amel zannedilmesinden dolayıdır. Halbuki, mantık ve akıl amel değil, amelin araç ve vasıtalarıdır. Sâlih bir zât, tartışmalarıyla bilinen bir zâtı ölümünden sonra rüyada görmüş ve ona, "Bunca tartışmalarından bir yarar gördün mü?" diye sormuş. Ölmüş olan zât, avucunu üfleyerek, "Onların hepsi toz gibi uçup gitti. Bana yarayan şey ise, gece vakti kılmayı âdet ettiğim iki rekât namaz oldu." demiştir.

Din ve akîde konularında muhaliflerle tartışmak, bazen farz-ı kifâye derecesinde önem kazanabilir. Fakat, bu tartışmanın şu veya bu ölçüde yarar sağlayacağına inanmak ve bunu riya, gösteriş ve kendini tatmin gibi hislerden tamamen arındırmak lâzımdır. Faydasız olan veya hissî (nefsanî) sebeplerle yapılan tartışmalar ise, bir çeşit şirretlik, şarlatanlık, huysuzluk ve geçimsizliktir. Bu şekilde yapılan tartışmaların ALLAH için olduğunu söylemek de yalancılık ve münafıklıktır.

"Onlarla en güzel bir şekilde tartış!" âyetiyle (Nahl, 125) din ve akideyi korumak için tartışma emredilmiş, fakat bunun en güzel şekilde yapılması kaydı da konulmuştur.

Tartışmanın "en güzel şekilde" yapılmış olması için dikkat edilmesi gereken bazı hususlar şunlardır:

1- Tartışma farz-ı kifâye olduğu için, bunun farz-ı ayn olan bir vazifeyi engellemesi ve aksatmaması lâzımdır. Bu sebeple, örneğin tartışmayla meşgul olup vakit namazını kaçırmak caiz değildir.

2- O sırada, tartışmadan daha önemli bir farz-ı kifâyenin bulunmaması gerekir. Bu yüzden, örneğin din bilgisini tartışmasız bir şekilde kabul eden ve hatta bunu isteyen bir kimseyi bırakıp bir münkirle tartışmak veya emr-i maruf ve nehy-i münkeri gerektiren bir durumla karşı karşıya iken, bunu görmezlikten gelmek doğru değildir. Çünkü, din bilgisine talip olanı bilgilendirmek, iyiliği emretmek, kötülüğü nehyetmek tartışmaktan daha önemli ve önceliklidir. ALLAH Rasûlü (sa), emr-i maruf ve nehy-i münker'in önemini belirtirken bir sahâbi:

"-Ya Resulullah! Bu görevin terk edileceği bir zaman olacak mı?" diye sordu.

ALLAH Rasûlü (sa):

"-Evet, iyilerinizde gevşeme ve nemelâzımcılık, kötülerinizde aşırılık meydana geldiği, yönetim küçüklerin, bilgi değersiz kimselerin eline geçtiği zaman bu görev terk edilecektir." diye cevap verdi. (İbni Mâce)

3- Tartışan kimsenin, tartıştığı konunun dindeki yerini ve ağırlığını bilmesi lâzımdır. Tartışılan konu bir fıkıh meselesi ise, bunun dört mezhebe göre hükmünü de bilmek gerekir. Çünkü bunu bilmek, tartışmayı gereksiz kılabilir. Bilindiği gibi, mezhepler arasında ufak çapta farklılıklar vardır ve bu farklılıklar hak kabul edilmiştir. Mezheplerle ilgili konularda yapılması caiz olan şey, tarafsız ve iddiasız bir şekilde delilleri araştırmak ve incelemektir. Bunun yolu da, tartışmak ve tatsızlık çıkarmak değildir.

4- Tartışma, hak ve doğru olanı bulmak gayesiyle yapılmalıdır. Bu sebeple, karşı taraf haklı olduğu takdirde, onun haklılığını kabul ve kendisine teşekkür etmek lâzımdır. Ashâb hayatında buna dair çok misâller vardır.

Örneğin, Hz. Ömer (ra), hutbede bir konu hakkındaki görüşünü açıklarken, arka saflardaki bir kadın sesini yükselterek:

"-Hayır, ya Ömer! Falan âyet, senin dediğinin aksini ifade ediyor." dedi. Hz. Ömer, kadının haklılığını anladı ve hiç rahatsızlık duymadan cemaate:

"-İşte duydunuz. Ömer hata etti, kadın isabet etti." dedi

Bir adam, o sırada Halife olan Hz. Ali'ye bir şey sordu. O da konu hakkında bildiği şeyi söyledi. Adam:

"-Hayır, ya Emir'el-Mü’minin! Bunun doğrusu şöyledir." dedi.

Hz. Ali (ra): "-Ben hata ettim, sen isabet ettin. Her bilenin üstünde bir bilen vardır." diye karşılık verdi.

Abdullah İbni Mes’ûd (ra), Küfe valisi olan Ebu Musa el-Eş'arî'nin bir sözünü düzeltti. Bunun üzerine, Ebu Musa cemaate:

"-Aranızda İbni Mes’ûd gibi bir ilim hazinesi varken, bu konularda bana müracaat etmeniz doğru değildir." dedi.

Evet, hakkın ortaya çıkmasını isteyenlerin tutumu bu olmuş ve her zaman da bu olmalıdır.

5- Kendi kalbine musallat olan şeytanla tartışmaya öncelik vermek lâzımdır. Çünkü bu şeytan onun da, hakkın da en büyük düşmanıdır ve kendisi için en yakın tehlikedir. Bu sebeple, kendi içindeki şeytanla tartışmayı bırakıp başkalarıyla tartışan bir kimse, vücuduna giren ve onu ısırıp öldürmek üzere olan yılanı bırakıp başkalarının üzerindeki sinekleri kovmaya çalışan akılsız bir kimse gibidir.

Tartışmanın Afetleri:

Tartışma hakkın ortaya çıkarılması için yapılmaz da kişinin kendi ilmini ve şahsî hünerini gösterme vasıtası yapılırsa, içinde şu âfetleri barındırır:

1- Kibirlenmek ve kendini beğenmek. Riya ve gösteriş için tartışan bir kimse, tartışmada galip geldiği zaman, kibirlenir ve kendini üstün görür. Halbuki, kibir büyük günahlardandır. ALLAH Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde zerre kadar kibir barındıran bir kimse cennete girmez." (Müslim, Tirmizî)

"Kim kendini üstün görürse, ALLAH onu alçaltır." (İbnu Mâce) Bir kısım kurnaz ve hilekâr kimseler, kibre izzet adını verir ve bununla ilmin şerefini korumaya çalıştıklarını söylerler. Bunların bu özürleri kabahatlerinden büyüktür. Çünkü, ALLAH Teâlâ’nın yasakladığı kibre izzet adını veriyor, ALLAH ve Rasûlü’nün övdükleri tevazuu ise zillet sayıyorlar.

2- Kıskançlık. Böyle bir kimse, karşısında güçlü bir rakip görmek istemez. Böyle birisiyle tartıştığı takdirde de onun üstünlüğünden rahatsızlık duyar ve onu kıskanır. Halbuki, haksız kıskançlıklar âfettirler. ALLAH Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "Ateş odunları yediği gibi, kıskançlık da sevapları yer." (Ebu Dâvûd, İbnu Mâce)

3- Kızgınlık ve düşmanlık. Tartışmada yenilen mahûd kişi, onu yenen hasmına karşı kızgınlık ve düşmanlık besler. Halbuki, müslümana karşı bu hisleri beslemek haramdır. Müslüman olmayana karşı da bu nefis için değil, ancak ALLAH için caizdir.

4- Gıybet etmek. Tartışmayı kaybeden taraf, duyduğu kin ve ezikliği yatıştırmak için, diğer tarafı arkasından çekiştirir ve onu küçültmeye çalışır. Yani, onu gıybet eder. Gıybet ise, bilinen günahlardandır. ALLAH Teâlâ, gıybeti ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Böylece, o kişi uzun bir süre, böyle bir ölünün etini yiyip durur.

5- Karşısındakinin yenilmesini ve bu sebeple üzülüp gam yemesini can ve gönülden istemek. Halbuki, kendisi için istediği iyiliği müslüman kardeşi için de istemeyen bir kimse, müslümanların ahlâkından uzaktır.

6- Müslümanlar arasında soğukluk ve kopukluk doğması. Halbuki, müslümanlar birbirine karşı yakın ve sıcak olmalı ve birbirini sevmelidirler. İlimleri de, onları birbirinden uzaklaştırmamalı, birbirine yaklaştırmalıdır. İmam Şafiî (ra) şöyle demiştir: "İlim, fazilet ve akıl sahibi insanlar arasında yakınlaştırıcı bir akrabalık türüdür."

7- İlmi amel etmek için değil, tartışmak için öğrenmek. Tartışmayı meslek haline getirenler, âhirette kendilerine yarayan ve sâlih amelleri teşvik eden ilimleri değil, tartışmada başarılarını arttırabilen ilimleri öğrenirler. Böyleleri yaş ve kuru demeden bir sürü malumat biriktirirler. Fakat, bu karışık malumatın onların âhiretine zerre kadar faydası yoktur. Bu kimseler ilimde ileri, fakat amelde herkesten geridirler. ALLAH Rasûlü (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar ilim öğrenip ameli terk ettikleri, dilleriyle münafıklık edip kalpleriyle birbirlerine buğzettikleri ve aralarındaki dindarlık bağını kopardıkları zaman, ALLAH Teâlâ onları lanetler ve kulaklarını (hak sesine karşı) sağır, gözlerini de (hak nuruna karşı) kör eder." (Taberânî)

8- Karşı tarafın söylediği ve savunduğu hakkı ve doğruyu kabul etmemek. Halbuki ALLAH Teâlâ, hak ve doğruyu kabul etmemekle kendi zâtına iftira edilmesini aynı derecede göstermiş ve şöyle buyurmuştur: "ALLAH'a iftira eden veya kendisine gelen hakkı yalanlayandan daha zâlim kim vardır?" (En'âm, 21).

9- Tartışmanın giderek asıl gayesinden sapması ve karşılıklı tahkir ve saldırmalara yol açması.

Bu âfetler, ALLAH için değil, dünya ve nefis hesabına va'z eden, irşad yapan ve ilim öğretenlere de bulaşır. Kısacası, ilim, ya sahibini ebediyyen ihya eder, ya da onun ebedî felâketine sebep olur”

....

II.Dilin/Konuşmanın afetleri “...4. Âfet: Mücâdele Etmek ve Tartışmaktır:

Müslümanlar kendi aralarında mücâdele etmek ve tartışmaktan menedilmişlerdir. ALLAH Rasûlü (as) bu konuda şunları söylemiştir:

"Din kardeşinle tartışma, onunla alay etme ve ona yerine getirmeyeceğin sözü verme." (Tirmizî).

"Tartışmayı bırakın. Çünkü tartışmak fayda sağlamaz, zararından da emin olunmaz." (Taberanî).

"Haklı olduğu hâlde tartışmayı terk edene cennetin en yüksek yerinde, haksız iken onu terk edene de cennetin ortasında bir köşk verilir." (Geçti).

"ALLAH Teâlâ’nın putlara tapmaktan ve içki içmekten sonra bana yasakladığı şey tartışmaktır." (Taberanî, Beyhakî).

"ALLAH Teâlâ bir kavmi dalâlete sokarsa, onların kendi aralarındaki mücâdele ve tartışmaları çok ve çetin olur." (Tirmizî).

"Bir kimse haklı da olsa, tartışmaktan sakınmadıkça iman kemâlini kazanmaz ve şaka niyetiyle de olsa yalanı bırakmadıkça iman etmiş olmaz." (Ahmed, İbnu 1729 Ebid-Dünya).

Müslim İbni Yesâr (ra) şöyle demiştir: "Tartışmaktan sakının. Çünkü tartışmak hiddet doğurur. Hiddet ise şeytanın ipidir, insanı onunla oynatır."

İmam Mâlik (ra) şöyle demiştir: "Tartışmak dini savunmak aracı değildir. O sadece kalpleri sertleştirir, inatları koyulaştırır ve müslümanlar arasında kin ve düşmanlığı arttırır."

Bilâl İbni Sa'd (ra) şöyle demiştir: "Bir kimse inatçı, tartışmacı ve kendi fikriyle övünen biri ise onun helâk ve hasarı tamamlanmış demektir."

İbnu Ebi Leylâ (ra) şöyle demiştir: "Bir fikri müzâkere ederken karşındakine, 'Yalan söylüyorsun; sapmışsın.’ gibi kırıcı sözler söyleme." Bu o demektir ki, ilim ve fikir müzâkere eden kimseler sabırlı, nazik, terbiyeli ve iyi ahlâk sahibi olmak zorundadırlar. Barika-i hakikat ancak bu vasıflara sahip olan kimselerin müsâdeme-i efkârından doğar. Tartışmalarda kızmak ve hakaret etmeye kalkmak mağlubiyeti kabul etmek anlamındadır. Çünkü kızmak, çaresizliğin ifadesidir. Kibir za'fı, kızmak da çaresizliği örten örtülerdir. Şöyle denilmiştir: "Tartışan insanın vakar ve mürüvveti düşer; yalan söyleyen insanın inandırıcılığı gider; ahlâkı kötü olanın da zararı önce kendine olur." Müslim İbni Yesar'a, "Niçin kimseyle aran açık değildir?" diye sormuşlar. Kendisi şu cevabı vermiştir: "Çünkü mal için kimseyle kavga etmiyor, fikir için de kimseyle tartışmıyorum."

Nehyedilen ve dolayısıyla sakınılması gereken tartışmanın özellikleri şunlardır: 
1- Kızmak; 
2- Karşı tarafı dinlememek; 
3- Kendi haksızlığını (veya yanlışlığını) kabul etmemek; 
4- Karşı tarafın haklılığını kabul ve tasdik etmemek; 
5- Hakkın (veya doğrunun) ortaya çıkmasını değil, kendi fikrinin doğru çıkmasını istemek. İmam Şafiî (ra) ilmî tartışmalarıyla tanınır. Fakat o hep şunu söylerdi: "Maksadım hakkın ortaya çıkmasıdır. Onu benim veya rakibimin ortaya çıkarması benim için önemli değildir." 
6- Haksız ve yanlış olduğunu bile bile sözü uzatıp durmak; 
7- Kırıcı söz ve üslup kullanmak; 
8- Kibir ve üstünlük taslamak; 
9- Fikir tartışmasını sonunda şahsiyet ve haysiyet kavgasına dökmek; 
10- Karşı tarafın yenilmesine üzülmemek; 
11- Dargın ayrılmak. Bu şekilde tartışmak câiz değildir. Çünkü kendisiyle tartışılan kimse müslüman ise, müslümanlar dinin temel esaslarında anlaşmış vaziyettedirler. Bu sebeple, onların tartışmaları ancak ayrıntılarda olur. Ayrıntılarda ise ictihad etmek câizdir. ictihad etmek ise, ister istemez farklı görüşlerin ortaya çıkmasına yol açar. Onun için bu görüşlerin bir kısmı yanlış bile olsa, onlara karşı yumuşak ve geniş olmak lâzımdır. ALLAH Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde şöyle denilmiştir: "ALLAH o insana merhamet etsin ki, ehl-i kıbleye karşı dilini en yapıcı şekilde kullanır." Kendisiyle tartışılan kimse münafık veya kökten inançsız bir kimse ise, buna sevgi göstermek câiz olmadığı gibi, kendisiyle tartışırken kızmak ve hırçınlık göstermek de câiz değildir. Çünkü ALLAH Teâlâ, "Onlarla en güzel şekilde tartış." (Nahl, 125) buyurmuştur.

En güzel şekilde tartışmak ise, karşı tarafı ikna etmeye çalışmaktır. İkna etmek ise kızmak ve kabalık etmekle değil, delil getirmek ve inandırıcı olmakla olur. 

Hak ve haksızlıkla ilgisi bulunmayan, zararsız ve kişisel yanlışlar için tartışmak hiç bir suretle câiz değildir. Bu türlü yanlışları tartışmak, kendini göstermek niyetine matuf riyakârca bir davranıştır. Riyanın karıştığı hiçbir amel de makbul değildir. Böyle bir durumda, eğer yanlışın sahibi uyarılmaktan hoşlanırsa, gizlice uyarılması tavsiye edilir. Fakat kendisi bundan hoşlanmaz ve hatta tepki gösterirse, ona dokunmamak en iyisidir. Çünkü hem bir kimseyi bir yanlıştan kurtarmak, hem de karşılığında husumet ve soğukluk kazanmak hikmetli bir davranış değildir. Ömer (ra) şöyle demiştir: "İlmi üç şey için öğrenme, üç şeyden dolayı da terk etme. Onu tartışmak, kibirlenmek, riya ve gösteriş yapmak için öğrenme. Onu önemsememekten, cehalete razı olmaktan ve utanmaktan dolayı da terk etme." 

Nehyedilen tartışmanın temelinde biri nefsanî, diğeri hayvanî olan iki his vardır. Birinci his üstünlük taslama hissi, ikincisi ise karşısındakini ezme hissidir. Bu hislere mağlup olan bir kimse, tartışma çıkararak kendi kendisini tatmin etmeye çalışır." (Kaynak. İhyau Ulumi'd Din- İmam Gazali).





30 Ekim 2023 Pazartesi

Ön Yargılı ve Müzmin Muhaliflik Tavırları 301023

Muhalif sekülerler veya müslümanım deyip islamı özümsememiş muhalifler veya ucuz çıkarları için muhalefet yapanlar, İslam ve müslümanların, yani toplumun ekserinin inanç ve değerlerinin lehine olan her şeye muhalefet eder, aleyhine olan şeylere de kayıtsız şartsız destek verirler. 

Ülke ve toplum lehine olan her olumlu adıma karşı olumsuz tavır sergileyen bu tipler, korku pompalarlar, dalga geçerler, alay ederler.

Bu bir kısım insanların unvanı (sivil, asker, bürokrat, yargı, ...vb) ne olursa olsun fark etmiyor! Bunların inanç ve değerlerimize düşmanca tavırlarının sebebi; ön yargılı, analize kapalı bilgilerle yetiştirilmelerinden olsa gerek! 

Çok üretici olmayan, daha çok sloganik ve günlük yaşayan bu insanlar, her nedense profillerine daha çok Atatürk resmini koyuyor, cumhuriyet, demokrasi, bayrak, çağdaş, laik, batılı gibi kelimeleri çokça kullanıyor ve kalkan yapıyorlar!
...

Bunlar;

-Gezi, terör, darbelere destek verdikleri gibi, her KAOSA destek verirler, 

-Savaş çıksa, Yunan tarafında yer alacaklarını söylerler,

-İsrail'in Gazze'de yaptığı kuşatma, sürgün, soykırım, sivil, kadın, çocuk katliamını görmeyip, mazlum Filistinlilerde kusur arama peşinde koşarlar!

-Üretim düşmandırlar, yerli üretilen her şeyi küçümser, görmezden gelir, ancak batılılar söylerse kabullenme sürecine girerler, bir nevi akıllarını batıya ücretsiz kiraya vermişlerdir,

-Şimdiye kadar yapılmayan, iha, siha, gemi, uçak, otomobil, helikopter yaparsın dalga geçerler, küçümserler, itibarsızlaştırma çabasına girerler,

-Kendi cenahlarındaki suçları ve suçluları görmezden gelirler,

-Akıl kıtlığı, akıl körlüğü, bilgi ve analiz kıtlığı had safhadadır,

-Dağarcıkları boştur, verilen sufle, sloganları veya ellerine tutuşturulan kelimeleri kullanırlar.

-Bağımsızlık derler ama ABD ve AB nin dediğini tekrarlayıp, koşulsuz tabi olurlar, onların döşediği raydan giderken, bunu kendilerinin yaptıklarını zannederler,

-Özgürlük derler ama, kendi hayat tarzlarını, yani seküler bir hayat tarzı dayatırlar, İslami hayat ve Müslümanların hayat tarzına düşmandırlar

-Demokrasi derler ama, seçilmişleri kabul etmek istemez ve seçenleri de küçümserler,

-Müslümanları ortaçağ zihniyeti ile suçlarken, ne gaflettir ki, cahiliye adetlerini ilericilik olarak sunarlar,

-Hangi etiketi taşırsa taşısınlar (emekli, gazeteci, asker, analist vb) Türkiye'nin potansiyelinin ve gücünün farkında değiller! Korku pompalarlar!

-İsrail'i Ortadoğu'ya konduran İngiltere ve ABD’nin, şimdi benzerini Irak ve Suriye'nin kuzeyine kondurma çabasını görmezler,

-Türkiye'yi bölmeye çalışan, darbeler yaptıran, terör örgütlerin en büyük destekçilerinden ikisinin ABD ve İsrail olduğunun farkında değiller.
...

Oysa akıl var, ulaşılabilen ve analiz edilecek onca bilgiler var!

Gelin Türkiye'nin potansiyelini görelim, ucuz bazı beklentilerle birlik ve beraberliğimize halel getirecek davranışlara girmeyelim, ön yargıları kaldıralım, aklımız kullanalım, bilgileri analiz edelim, kalkınmayı engelleyecek tavırlar sergilemeyelim. Birlikte, kalkınmış ve güçlü bir ülke olarak hoşgörü içerisinde yaşamayı tercih edelim. Bu yöndeki çabalar destek verelim. Bu ülkede yaşayan herkesin yararına olan budur! 
...

Konuya ilişkin aşağıda başlıkları verilen yazılarımız ile diğer yazılarımız https://alinural.blogspot.com/ blog adresindedir.

1.ABD ve Batı 111023
2.Altılı (6'lı) Masa 200323
3.Toplum, halk, millet 011222
4.Zihinsel dönüşüm 280122
5.Yozlaşma 210122
6.Muhalefet ve muhaliflik 151121
7.104 Emekli, Bildiri ve Analizi 050421
8.Ön Yargılar (Ezber, kalıplaşmış, kopya yaklaşımlar) 201020



İSLAMDA (KADINLARIN) MİRAS (HAKKI) 020626

Bu yazımızın amacı İslam'da miras paylaşımının önemine, özellikle kadınların ve kızların miras haklarının olduğuna ve bunlara riayet ed...